4 Ocak 2017 Çarşamba

Yeni yıl ve diğer şeyler

Bütün dünyanın yeni yılı kutlu olsun.

Kötü bir sene geçirdik. Özellikle son günlerde herkes 2016'nın bitmesini öyle dört gözle bekledi ki, 2017'nin gelişi bir umut, yapay bir sıfır noktası, başlangıç, yenilik demekti. Ve özlenen huzurun gelebilmesiydi belki de.

Bizim her yerimiz yara bere içinde kaldı. Kanıyor, acıyor, yeniden kanıyor, kabuk bağlıyor, sonra haylaz bir çocuk gelip o kabuğu yeniden kaldırıyor ve bir türlü iyileşmiyor.

Bir ocakta, sabah uyanıp mahmurluğu atamamışken yine bir terör saldırısı haberi almak çok üzücüydü. Bu tip şeyleri yazmak istemiyorum. Unutmuyorum, ama zaman içinde olayı anımsasam da duygusunu az hissediyorum yazmadığım zaman. Ama yazdığım zaman, geri dönüp okuduğumda bütün bu olanları, duygum yeniden acıtıyor canımı, canım acısın istemiyorum, kimsenin canı acımasın istiyorum.

Ama acıyor.

Dünya benim için gitgide kötüleşiyor. Gitgide daha gerici, daha saçma, daha vahşi, daha katlanılmaz, daha korkunç, daha güvensiz, daha isteksiz, daha parçalayıcı bir hal alıyor.

Toplumsal olayların yanı sıra, günlük yaşantım da muhteşem değil. Kendim, eşim, kedim, ailem ve birkaç yakın diyebileceğim arkadaşım dışında çizdiğim sınırın içine alabildiğim kimse yok. Sevgisizlik değil hissettiğim. Aksine kendimi daha insancıl hissediyorum. Tanımadıklarıma, çocuklara, mağdurlara, mültecilere, ayrımcılığa uğrayanlara, sokaktakilere... Yani gözümün daha önce görmediklerine karşı. Fakat yine bu işte bir yanlışlık var; şimdi de gözümün önündekiler beni dehşete düşürüyor. Ben bir şeyleri beceremiyorum!

---ben bir şeyleri beceremiyorum vol.12642378542354284--

En son psikodrama oturumuna gittiğimde "Ben galiba insan olmayı beceremiyorum." demiştim Meral'e. Bunu dedikten sonraki yüz ifadesini sanırım anlatamam. Kötü olduğundan değil, nasıl anlatacağımı bilmediğimden dolayı. " O başka bir şey/ başka bir konu/ başka bir durum" gibi (belki de benim yazdığım bilmiyorum) bir şey demişti. Öyle, diyebildim sadece, başka bir durum, doğru.

Yeterince içimiz karardıysa başka bir konuya geçmek istiyorum. Tabii, bu kadar içedönük yaşamanın sonucu olarak daha çok kendimle uğraşır, daha çok bir şeyler üretir oldum. Bir şeyler var gibi ama aynı zamanda da bitemiyor gibi. Değişik.


Bu kumaşı belki de beş altı sene önce Karışıyaka'da bir kumaşçıdan almıştık annemle. Ucuz bir şeydi. Böyle dökümlü, hoş bir şey. Bir süre bir şey yapamadan durdu dolapta. Sonra kanaviçe işlemeye başladım. Amacım ilk başta yatak örtüsü yapmaktı. Dört köşesine motifleri işleyecektim. Hizalayıp ikinci köşeye geçince dikkatsizliğim ve aceleciliğim bir kez daha başıma kabak oldu. Neden? Çünkü kumaş yamuktu!


Ölçsene önceden değil mi? Hatta bir yıka bak bakalım, belki çekecek. Kumaş bok olduktan sonra ne anladım ben ona emek harcamaktan. Neyse, bir yere kadar kurtarılabilir kısmı vardı kumaşın, hizalayıp diğer köşeleri de işleyebilecektim. Ama bunun bedeli olarak kumaş kısaldı, ve kare bir masa örtüsü olabilecek ölçülere ulaştı.


Tabii, kumaşı kesmek zorunda kalınca bir süre benim de hevesim gitti. Aradan zaman geçtikten sonra yeniden elime alabildim örtümü. Tamamladım.

Ne ummuştuk, ne bulduk. Olsun, dersimi aldım (Kesin!). Her yeni işten sonra aslında bir şeyler daha öğreniyorum. Belki de sürece bakmak gerekir, değil mi?

Ben neden umut dolu, bıddııdı bıdıdı yazı yazamıyorum ya!

Bir sonraki hedefim, günaydın canlar, bugün nasılsınız bakalım diye yazıma başlamak. Öyle yapanların sevgi dolu, bol kalpçikli yazıları oluyor, ben de istiyorum.

30 Eylül 2016 Cuma

Kitap: Kapı- Bircan Kırlangıç Şimşek


Aldığım psikodrama eğitimi sayesinde yeni kişiler, yeni edinimler, yeni kapılar çıkıyor karşıma. Bakan gözün gerçekten göremediği zamanlardan birinde yine görememişim bu kitabı.

Nihayet gördüm.

Bir psikolog mesleği dışında pek çok şey yapabilir, roman da yazabilir, yazsın da zaten. Özgürlükler ülkesi psikodramaya Türkiye'de şiiri getirmiş, roman da olur hayatında, öykü de, elbette.

İşyerimin kütüphanesinde kitap bakınırken yazar ismi dikkatimi çekti. Psikodrama ile alakalı bir kitap olduğunu düşündüm önce, değilmiş, ama öyleymiş. Bir süredir oradaydı büyük ihtimalle ama her "karşılaşma"nın bir zamanı var.

Neydi, "Damla, tamamlanınca damlar."

Kitap özeti yapmak niyetinde değilim, bunun için Google amcadan yardım alınabilir. Ben okuduğum ve etkilendiğim yerleri paylaşmak istiyorum. En başta, kendimle.

Yazarı psikolog ve psikoterapist olduğu için kişilerin iç dünyasını çok güzel anlatmış. Hatta sadece kişilerin değil. Psikodrama çalışmalarında biz çevremizdeki hayvanların, bitkilerin, nesnelerin aslında her şeyin bir etkilenmişliği olduğunu varsayarız. Kitap kahramanı "Kapı" nın da öyle. Ve biliyorum ki hayatımızdaki kapılara bir baksak, bize söyleyecekleri pek çok şey var. Duymayla yetinmeyip dinlemek gerek.

Kitabın içinde birkaç psikodrama uygulaması var. Ama -Bakın iste böyle yapılır, uygulama budur. gibi- göze sokarcasına değil. Psikodrama en temel ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm oyunun temsilidir aslında. Bir düşünürsek, oyun çocuğun hayatında gerçek yaşamı modellediği yerdir, büyüdükçe oyunlar değişir, kutu kutu pense değil de bilgisayar oyunları olur mesela. Yani yeni deneyimler kazanmak için bir araç. Psikodrama da tiyatro sayesinde oyunu sokar hayatımıza, bozuk ama gerçek temsilleri yeniden yaratabilmek için.

"Gürgen'in söylediklerini anladım ama hissedemedim. Evet garip bir yerdi küfe evi ama Gürgen'in bu kadar sıkıntı yaşaması gerekmezdi. Kendini bu kadar ortaya atması da... O, kendini ortaya attıkça insanlar onun üzerinden birbirlerine göndermeler yapıp sorunlarını onu tokatlayarak ya da tokatlatarak çözüyorlardı. Bak işte kursa gitme iznini kopartmıştık. Diğer trafta olup bitenlere gözlerini kapayıp kulaklarını tıkasa her şey daha kolay olabilirdi. Hiçbir yer mükemmel değildir. Bu kadar mükemmeliyetçi olmamalı insan. Ama bu Gürgen'e  nasıl anlatılır? diye düşünürken düşündüklerimin bana ait olmayıp içimdeki bir plaktan geldiğini duyumsar gibi oldum."

Bir de şimdiyle benzeyen ama bir o kadar da benzemeyen bir zaman dilimi anlatılıyor kitapta.

"Evet, yıllar önceydi. Reyhan Hanım'ın ilk eşi Çınar ile dostlukları ilerlemişti. Bir gün Reyhan Hanımların oturduğu gecekondunun arka bahçesinde küçük yağ, helva tenekelerinde filizlendirilmiş minik fideleri torbalara doldurmuş belediye otobüsüne binmişlerdi. Otobüse kadar yürüdükleri yol yormuştu her ikisini de. Tam otobüste dinlenmeye başlamışlardı ki çevirme olmultu. Askerler didik didik her şeyi arıyorlardı. Torbadakini görünce aşağı indirmişlerdi. tabi sahipierini de. Çınar, askerlerin üstü olan çatık kaşlı esmer komutanla kouşmak istemişti. Komutan tenekelerden rastgele birini alıp yere boşaltmıştı. Gerçekten de fide olduğunu görünce 'Tamam, bırakın gitsinler.' demişti. Çınar yere dökülen toprakla fideyi avuçlayarak tekrar tenekeye doldurmuş ve torbalardan birine koyup torbaları sımsıkı kavramıştı. Komutan büyülenmiş gibi izliyordu. Otobüs tekrar hareket ederken eğilip yerde kalan topraklarda ellerini okşar gibi gezdirdiğini görmüşlerdi. "

"Sanıyor musun ki benim çocuklaırmın aktığı, suladığı topraklar her zaman verimli, bereketli oluyor. Öyle zamanlar oluyor ki acıdan her yerim ağrımasa tamamen kendimin hiçlendiğine inanacağım. Zor olan hem suyun akması için yatak açacaksın hem de sulayacağı yerlerin her zaman sulanmaya uygun olmayacağını anlatacaksın. Yani hem su olacaksın hem de gerektiğinde ıslatmamayı becereceksin. Belki de ıslatamayacağını bileceksin. Çocuklarına da öğreteceksin. Bunu beceren var mı bilmiyorum? Bu anlatılarak da öğretilmiyor. Biz yaşayarak öğrendik, çocuklarımız da yaşayarak öğreniyor. Beni en çok zorlayan bu. Kendi yaşadıklarımın acısına daha kolay katlanıyorum da çocuklarımın yaşayarak öğrenmek zounda olmalarına dayanamıyorum."

Yaşayanlar, biz, nefes alıp verme, yemek yeme, uyuma, barınma, çalışma, sevişme, evlenme, çocuk bakma gibi eylemleri kanıksamış ve artık bazılarının nasıl bir rutinde yapıldığının bile farkında değiliz. Farkında olmadan yaşadığımız pek çok zaman aslında varoluşumuz adına bir kayıp. Dolayısıyla bu farkındasızlık hali içimizi boşaltırken sanki boş bir köpük de boşlukları dolduruyor. Böylece anlamsızlık, değersizlik, amaçsızlık, sevgisizlik, duyarsızlık... Akla ne gelirse ortaya çıkıyor işte.

"Yok olan kendine cenaze töreni bile yapamazsın. Kendinin yasını tutamazsın."

İşte bu nedenle psikoterapi önemli. Eğer ki kendinle uğraşıyorsan, düzeltilmesi gereken şeyler olduğuna inanıyorsan, için içini yiyorsa, yani cenaze törenin varsa kendin tarafından düzenlenen, bir şeyler doğru gidiyor diye düşünmek gerek. Psikoterapi destek amaçlı düzenlenir ama asıl sağaltım kişi sayesinde sağlanır, terapist sayesinde değil.

" Bu beden benim, bu bluz benim, kısacası bu yaşam benim. Ancak ben hükmetmeliyim bunlara. Bu bencillik değil. Kendimi korumanın ta kendisi..."

"Dünyayı güzelliğin kurtarması sadece bir ütopya. Biliyorum iyi insanlar var. Biliyorum iyi olmak güzel. Ama artık birilerinin bilerek ve isteyerek kötü olmayı seçtiklerini de biliyorum. Böyle insanlar dünyayı ele geçirmiş durumdalar. İyiler iyilik yapmakla meşgul olurken güç ve yönetim sahibi olmayı akıllarına bile getirmiyorlar."

Bu kitabı okuduğum için mutluyum. İyi ki görmüşüm. Bazen yüreğe dokunur ve iyi eder insanları kitaplar. Bu da benimkine dokundu.


Pınar

29 Eylül 2016 Perşembe

Yeni hayatlar... Kanaviçe Pano


Lisede sıra arkadaşım, ardından üniversitede sıra arkadaşım...
Hatta ardından aynı bakanlığa atanmamız sonucu meslektaş olmanın yanında üstüne bir de iş arkadaşım.
Ne çok ortak yolumuz olmuş, ne çok kesişmiş hayatlarımız.
Eşlerimizin mesleği bile aynı.

Velhasıl kelam, işte bu güzel insan evlenmeye karar vermiş! Bu hafta sonu da nişanı varmış. Bu dönemler pek hareketlidir, pek curcunalıdır, pek çok söz girer araya, bazen duymak istemediklerini duyar ve söylemek istemediklerini söylersin. Hazırlıklar yaklaştıkça heyecan artar, insanın savunmaları düşer. Ben her şeye burnumu sokmaya çalışmış ve bazı şeyleri fazlasıyla karıştırmış sorumluluğumu arttırarak kendime daha çok gerginlik yaratmıştım. Kendime not aldım: Bir daha böyle bir şey olursa başkalarından yardım isteyeceğim ki her şey daha kolaylaşsın.

Nitekim Canan'cığım anladığım kadarıyla böyle yapıyor. Ayrı şehirlerde oturduğumuz için bizzat tanıklık edemiyorum, telefondan haberleşebiliyoruz ancak. Fakat kendisi de organizatörlüğü üstlenmiş annesi ile ayrı şehirlerde olduğu için o da hazırlıklara tanıklık edemiyor. "Herkes ne istiyorsa yapsın." fikrinde. Ki bence, gerçekten en iyisi bu. "Ben bunu istiyorum, buyurun yapın." deyip bir kenara çekileceksin. Sevenlerin senin için pek çok şey yapacaklardır zaten.

Bu günü için ona bir hediye yapmak istedim. Bu ara kasnaklar pek moda ama ben bir türlü alışamadım kasnak fikrine. Bana dekorasyon objesinden çok kum eleği gibi geliyor, ne bileyim sevemedim. Belki de şans vermem lazım, bakalım, nasip...


Ekim ayı takvimini etamine işledim, 1 ekim tarihi de kalp içinde. Neden, çünkü adet bu! Çünkü o gün nişanlanıyorlar, ya ne olacaktı ki? :)










Meraklı farem hemen duruma müdahaleye, koklamaya, merakını gidermeye yöneldi. Kedi kafası çok başka bir şey. Bir şeyi keşfederkenki halleri o kadar saçma ki, bi' tırsmalar, bi' kabarmalar, bi' "Bu ney laaan!" ifadeleri. Bayılıyorum, ısırasım geliyor ağzını yüzünü.










Gelin çiçeğimle bu yazıyı sonlandırıyorum.
Dilerim güzel arkadaşımın daha güzel günleri, daha mutlu anıları olur.
Dilerim, ömürleri güzel olur.

Sevgilerimle,
Pınar

22 Eylül 2016 Perşembe

African Flower motifli bebek/ diz battaniyesi



                                                  i love crochet ile ilgili görsel sonucu





Bu yaz beni en çok sakinleştiren şey örgü örmekti. Zihnimi susturdu, bedenimi dinginleştirdi, sevdiğim şeye odaklandığım için daha az kurgulamama yol açtı.

Düşünüyorum da daha avuç kadar çocuk iken, okula başlamamışken elime tığ alıp da zincir nasıl çekiliyor onu öğrenmiştim annemden. El işlerini ve sanatsal faaliyetleri hep çok sevmişimdir. Her zaman elimin altında ya bir örgü ya dikiş, ya dekoratif boyama, ya resim illa ki bulunmuştur.

Geçtiğimiz sene Hobium isimli hobi malzemeleri satış mağazasından Gazzal isimli markanın baby cotton iplerinden almıştım. Elimde oyalandığım başka şeyler vardı ve bir süre kullanmaya kıyamadığım için kenarda tuttum ipleri. African flower isminde altıgen bir tığ işi modeli var, ne zamandır bir yerde kullanmak istiyordum, elimdeki ipleri bu motifle değerlendirmeye karar verdim.
african flower ile ilgili görsel sonucu
thelittletreasures.blogspot.com

Motifleri yapmaya başladıktan sonra ne olmalı diye düşündüm, ama battaniyeleri inanılmaz seviyorum. Genelde bebek battaniyesi olarak başlasam da ebatları genişleyince bir yetişkinin de diz battaniyesi olabilecek büyüklükte oluyorlar.




Bebek ya da diz battaniyesi olmasına gerek yok, kedi battaniyesi de olabilir. Ya da evde kedi varsa zaten bir şekilde onu kendi battaniyesi yapacaktır, evdeki diğer bütün her şeyi kendi eşyası yaptıkları gibi.  Yıkamak için komodinin üzerinde beklettiğim iki gün boyunca işten eve geldiğimde battaniyeyi yerde buldum. Büyük ihtimalle bir süre aşk yaşadı Muhit Bey kendisiyle.








Gazzal iplerinden çok memnun kaldım. Örmesi çok kolay, renkleri de çok güzel. Yün olanı denemedim, benim kullandığım pamuk alaşımlı iplerdi, yine almayı planlıyorum. Yün almayı da planlıyorum gerçi... Daha çok alsam, hepsi benim olsa... :)

Hayır tabii ki, o kadar müsriflikten konuştum daha önce, kendi mottomu yazdım buraya. Evde gereksiz kalabalığa gerek yok.

Zaten içim de gitse, gönül işte istiyor, elimdeki birikmiş işler ve iplerim bitmeden yeni ip almayacağım. Gerçekten avcı-toplayıcı genetik mirastan sadece toplayıcılık bana kalmış, evin içinde eşyalar oturmaya başladı, biraz kendimize çeki düzen vermemiz gerekiyor.


Bol örgülü günlere,
Sevgilerimle,
Pınar

21 Eylül 2016 Çarşamba

Kitap: Dava- F. Kafka



Geç kalınmış bir kitap mı, yoksa zamanlaması son derece manidar mı?

Hayır, şöyle bir şey değil mesela; bütün her şey olup bittikten sonra başlamadım okumaya, bilakis, tam da birkaç gün öncesiydi. Sezgiseldi desek, metafizik için fazlasıyla biriktirdiğim materyalist düşüncelerim var, diğerini çürütürdü hemencecik.

Peki, neden o anda okumaya başladım? Neden koca kütüphanede ödünç almak için gözlerin o kısma, elim o rafa gitmişti.

Demek ki okumam gerekmişti. Ve iyi ki, iyi ki bu döneme denk gelmiş, zihnim bulanık ama tam da kitaba uygun bir duruma gelmişti.

Kitabın başlangıcında Kafka, Dava ve gerçeklik adında bir kısım var. Bu kısımda şöyle bir paragrafa yer vermişler:

           " Albert Camus, 1946 yılında Combat gazetesi için kaleme aldığı 'Ne Kurban Ne de Cellat' adlı denemesinin hemen başında 'Korku Çağı' başlığı altında şu düşüncelerini dile getirir: 

                     '17. yüzyıl, matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. Şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığı söylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, çünkü bilimin son kuramsal ilerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Ayrıca korku, tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılmaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. Çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların (...) çok büyük bir bölümünün geleceklerinin bulunmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. Bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. Gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bütün işletmelere ve fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüz yüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşuran başka değerlere atıfta bulunurlardı. Bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışınd) artık kimse konuşmuyor., çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu (...) İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır...'

          Kafka'nın eserlerinin tümünde kavramlaştırdığı konu Camus'un sözünü ettiği korku'dan başka bir şey değildir. "

Bu pasajı okuduktan birkaç gün sonra gündem değişti ve ben dönüp yeniden okudum. Bir defa daha, bir defa daha. Çok gerçekti ve benim gözümde Camus'nun tespiti tak diye yerine oturmuştu.

Sonra roman başladı ve Bay K. davası ile tanıştı. Ve olaylar gelişti.


          "Block, çağrı üzerine hemen gelmişti, ancak kapının önünde durdu ve sanki girmekte tereddüt etti. (...) Ancak o sırada Avukat'ın sesi duyuldu. "Block burada mı?" diye sordu. Bu soru, epey ilerlemiş olan Block'un önce göğsüne, ardından da sırtına tam bir darbe oldu, adam sendeledi, iyice eğilmiş olarak kaldı ve "Hizmetinizdeyim." dedi. "

Bundan yaklaşık ıkı hafta kadar önce, mal paylaşımı davası nedeniyle tayin edilen bir avukatın müvekkilinin farklı bir düşüncesi karşısında onu azarlayıp susturmasını içeren bir olayı anlatmışlardı."Nasıl olur?" dedim, "Avukat dediğin senin rızan ve paran sayesinde senin yanındadır, senin hakkını savunmak için, azarlamak ne haddine deyip şaşırmıştım. Ve sonrasında kitabın bu kısmına denk geldim.

dava kafka ile ilgili görsel sonucu
google görseller

Avukatlar, idareciler, güç ve makam sahipleri ile karşısında durmayı beceremeyen, korkan, korktuğu için bedenini teslim etmez ama ruhunu teslim edercesine kendisini adayan insanların olduğu ne kadar çok hikaye var, ne kadar çok Block var ve ne kadar çok Block olmaya zorlanmışız, bir defa daha acıdım insanlığımıza.

Çoğunlukla fark edemediğimiz şey gücü kendimiz verirken karşıdaki canavarın nasıl büyüdüğünü görememek. Azar azar besleniyor güç ve karşımıza dikildiğinde nasıl dönüştüğünü soramayacak kadar küçük kalıyoruz. Ve sonra onun için her şey hak haline geliyor. İnandıramıyoruz onu kendimizin yarattığına.

          " Çünkü bazılarına göre öykü, kimseye bekçiyi yargılama hakkını vermiyor. Bize nasıl gözükürse gözüksün, sonuçta bekçi yasanın bir hizmetlisidir, yani yasaya aittir ve insanın yargı alanı dışındadır. O zaman bekçinin adamın emrinde olduğuna da inanılamaz. Yasanın kapısında olsun hizmet görme nedeniyle bağımlı olmak, dünyada özgür yaşamaktan karşılaştırılamayacak kadar fazla bir şeydir."

Özgür yaşamaktan daha kıymetli sayılabilecek başka bir şey olamaz.
Özgürlük yoksa tutsaklık vardır, tutsaklık yerine ölmeyi tercih ederim.
Ben de...
Saygılar Kafka, iyi ki düşünmüşsün.

dava kafka ile ilgili görsel sonucu
google görseler


Ek: Ve her şeyin ötesinde düşünülmesi gereken ve iyi düşünüldüğünde bir bütün haline gelen metafor var. Dava neydi, neden söylenmiyordu diye düşünürken dava aslında hayat mıydı, ruhsal bir rahatsızlık mıydı, yoksa metaforun dışında gerçekten K.'nın yediği bir nane miydi?

 Naneden çok daha fazlasıydı eminim.

Çocuğum olursa akıl balık olduğunda "Haydi, okuyalım." deyip, sonra onunla deli gibi kafa patlatmak istiyorum, benden, bu günden en erken 20-25 yıl sonra bu kitaba çocuğum nasıl yorum yapardı, öğrenmek istiyorum.


20 Eylül 2016 Salı

Şal yapıyorum, ama kime?

Bu örgüye 1800'lü yılların başında ekinlerin toplama zamanı geldiğinde başlamıştım.
...

Büyük ihtimalle lisedeydim. Ivır zıvır şeylerle uğraşmayı bebeklikten beri sevdiğim için elime geçen şeylerle oynamaktan geri duramazdım. Annem bir battaniye yapıyordu, orlon iplerle, o zamanlar adının 'granny square' olduğunu bilmiyor, pinterest olmadığından orada yeni modeller aratamıyorduk elbette. Onlardan artan iplerle, ben bundan bir şal yaparım o zaman deyip başlamıştım buna. Geçen gün yünlerimi didiklerken ana bir baktım bu çıktı ortaya. Saklamışım demek ki.

Yatağın üzerine koydum, yün sandığını kurcalamaya devam ediyordum, bizim oğlan girdi devreye hemen. Bir sürtünmeler, bir oyunlar. "He" dedim, "sana yapmışım çünkü ben bunu, bak boyu da tam sana göre."

Ne vardı? Hayır, ne vardı??

Kediler pek sever bir şeylerin altına girmeyi, arasına girmeyi, saklanmayı... Yeni bir eşya varsa ona gider bi' sürttürür ağzını yüzünü. Amaç: Kokusunu bırakmak. Gizil amaç: Bunlar hep benim yavruuuum, demek.







Tam Mufit ölçülerine göre yapılmış, hazırlanmış; komşu teyzelere güne giderken şöyle bir omuzlarına atıp çıkabilecekmiş gibi durmuyor mu?

--Yerim seni, kedi!--

Elimde diğer renklerden başka ip kalmadı. Dolayısıyla ya kalan kısmı siyah ile devam ettireceğim ya da başka bir şey olarak değerlendireceğim. Ama daha değil. Bi' yüz yıl daha unuturum büyük ihtimalle ben bunu. Du' bakalı n'olecak?

Tabii ki Muhit'e bırakmayacağım, zaten her şeyime el koyuyor, bu kadarı da fazla ama değil mi?
Azıcık kediliğini bilsin!

Bebeğim benim..

19 Ağustos 2016 Cuma

Life is so unpredictable

Diyor ki; iştahlı iştahlı anlatıyor: " Gelmişti de, yapmıştı da, söylemişti de, zarar vermişti de..."
Ben de ona diyorum, "Nereden biliyorsun? Gördün, işittin, tanık oldun mu?"
"Yoo, ama kaynağım çok sağlam." diyerek yanıt veriyor bana.
"Peki, bizzat içinde bulunmadığın bir olay ile ilgili nasıl bu kadar net konuşabiliyorsun? "diye soruyorum. Kendi savını sürdürmeye devam ediyor. Bunun üzerine söyleyebilecek bir sözüm yok.

Bizimki gibi toplumlarda rivayetler üzeine hikayeler yazılır. Birisi de çıkıp demez genelde: "Olaya dahil oldun mu, nereden geliyor bu kesin cümleler?" diye. Kulaktan kulağa öyle aktarılmıştır o, öylr bilinir.

Belki bu kadar inanmasak işittiklerimize bakış açısı değişecek, materyal üzerine araştırma yapacağız. Neden? Çünkü böyle bir dünyaya evriliyoruz biz. Görmek, dokunmak, sorgulamak istiyoruz. Her ne kadar görmek emin olmaka eş tutulmasa da.

Karşımıza çıkan olguları "Acaba gerçekten böyle mi olmuştur?" diye değerlendirdiğimizde yeni ufuklar açılacak belki. Çünkü sorgulamak iyidir.

Antropologların dediğine göre -ki insanbilimciler tarafından kabul gören bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.-  aslında ilkel bir hayvanız ve çevremizde gördüğümüz, boyundurluğumuz altına aldığımız pek çok canlıdan fazlası değiliz. Beynimizin farklı gelişmiş bölümleri sayesinde -dünyaya zarar- kendimize yarar olduğunu sandığımız birtakım gelişimler gösterip yaşadığımız yeri mükemmeleştirdiğimize inanıyoruz. Bu kaotik dünya düzeni içinde ben buna inanmıyorum. Çünkü bu kaos insan eli ile yaratılmış. Çünkü bu, bize ait.

Bir suaygırı yaşadığı dünyayı ne denli bozmaya çalışabilir? Bir pelikan "Buralar hep benim!" diyerek plajları kapatır mı diğer türdaşlarına ve olmayanlarına? Bir arslan çitle çevirir mi geyikleri, hem onları besleyip hem de yiyeceğini bile bile. (Niye beslesin, yer, geçer.) Hem de onların da yenileceğini hissettiğini bile bile.

Yapmaz herhalde.

Ben, Norveç orman kedisinin Van kedilerini yok etmek adına bombalar icat edebileceğine hiç şahit olmadım.

Peki bu denli kötülük yaparken biz, ne hak ettiğimizi düşünüyoruz bu dünyadan? Nasıl mutlu olabileceğimizi düşünüyoruz. Hangi toplumsal olaydan soyutlayabiliriz kendimizi de ruh sağlığımızı kendi belirlediğimiz norm sınırları içinde tutabiliriz?

Kendimi 'genel olarak mutlu' olarak tanımlardım. Bilmiyor muydum? Biliyordum, dünyada çokça acı var, sömürü var, bireysel ve toplumsal savaşlar var. Kendi adıma da yaşamak için bireysel savaş veriyorum aslında. Ama artık mutlu değilim. O kadar çok ölüm, o kadar çok ideolojik ranj ile dolu ki çevrem, çevremiz, dünya, neye mutlu olunması gerektiğini bilemiyorum.

Dünyaya inanılmaz bir saygı duyuyorum. Eskiden böyle değildim. Berbat değildim ancak duyarlı da değildim. Kullanmasak ne olur antibakteriyel sabunları, çamaşır sularını, oda parfümlerini? Ağaçlaar bu kadar zarar vermesek? Mesela yemesek hayvanları? Ölür müyüz? Ölmeyiz bence ama alışkanlıklarına o kadar bağlı ki insanoğlu, olmasa kendisinin ne olacağını şaşırır belki de.

Şaşırıyoruz zaten.

Mutluluğum üzüntüye, üzüntüm küntlüğe dönüştü. Düşünmek biraz da olsa açtı beni, bir süredir daha parlak zihnim. Biliyorum ki değişkenler çok kontrol edilemez bir halde ve süreçler benden bağımsız. Genelin içinde tek başıma belki de kendi savaşımı veriyorum. Bu teslimiyetsizlik hali (fakat kendine teslim olma) beni nereye götürür bilemiyorum. Ama insani değerlerim diye bildiğim şeylerin kendime yenilmesinden hiç de memnuniyetsizlik duymuyorum. İlkel olamk bence insan olmaktan çok daha değerli.