30 Eylül 2016 Cuma

Kitap: Kapı- Bircan Kırlangıç Şimşek


Aldığım psikodrama eğitimi sayesinde yeni kişiler, yeni edinimler, yeni kapılar çıkıyor karşıma. Bakan gözün gerçekten göremediği zamanlardan birinde yine görememişim bu kitabı.

Nihayet gördüm.

Bir psikolog mesleği dışında pek çok şey yapabilir, roman da yazabilir, yazsın da zaten. Özgürlükler ülkesi psikodramaya Türkiye'de şiiri getirmiş, roman da olur hayatında, öykü de, elbette.

İşyerimin kütüphanesinde kitap bakınırken yazar ismi dikkatimi çekti. Psikodrama ile alakalı bir kitap olduğunu düşündüm önce, değilmiş, ama öyleymiş. Bir süredir oradaydı büyük ihtimalle ama her "karşılaşma"nın bir zamanı var.

Neydi, "Damla, tamamlanınca damlar."

Kitap özeti yapmak niyetinde değilim, bunun için Google amcadan yardım alınabilir. Ben okuduğum ve etkilendiğim yerleri paylaşmak istiyorum. En başta, kendimle.

Yazarı psikolog ve psikoterapist olduğu için kişilerin iç dünyasını çok güzel anlatmış. Hatta sadece kişilerin değil. Psikodrama çalışmalarında biz çevremizdeki hayvanların, bitkilerin, nesnelerin aslında her şeyin bir etkilenmişliği olduğunu varsayarız. Kitap kahramanı "Kapı" nın da öyle. Ve biliyorum ki hayatımızdaki kapılara bir baksak, bize söyleyecekleri pek çok şey var. Duymayla yetinmeyip dinlemek gerek.

Kitabın içinde birkaç psikodrama uygulaması var. Ama -Bakın iste böyle yapılır, uygulama budur. gibi- göze sokarcasına değil. Psikodrama en temel ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm oyunun temsilidir aslında. Bir düşünürsek, oyun çocuğun hayatında gerçek yaşamı modellediği yerdir, büyüdükçe oyunlar değişir, kutu kutu pense değil de bilgisayar oyunları olur mesela. Yani yeni deneyimler kazanmak için bir araç. Psikodrama da tiyatro sayesinde oyunu sokar hayatımıza, bozuk ama gerçek temsilleri yeniden yaratabilmek için.

"Gürgen'in söylediklerini anladım ama hissedemedim. Evet garip bir yerdi küfe evi ama Gürgen'in bu kadar sıkıntı yaşaması gerekmezdi. Kendini bu kadar ortaya atması da... O, kendini ortaya attıkça insanlar onun üzerinden birbirlerine göndermeler yapıp sorunlarını onu tokatlayarak ya da tokatlatarak çözüyorlardı. Bak işte kursa gitme iznini kopartmıştık. Diğer trafta olup bitenlere gözlerini kapayıp kulaklarını tıkasa her şey daha kolay olabilirdi. Hiçbir yer mükemmel değildir. Bu kadar mükemmeliyetçi olmamalı insan. Ama bu Gürgen'e  nasıl anlatılır? diye düşünürken düşündüklerimin bana ait olmayıp içimdeki bir plaktan geldiğini duyumsar gibi oldum."

Bir de şimdiyle benzeyen ama bir o kadar da benzemeyen bir zaman dilimi anlatılıyor kitapta.

"Evet, yıllar önceydi. Reyhan Hanım'ın ilk eşi Çınar ile dostlukları ilerlemişti. Bir gün Reyhan Hanımların oturduğu gecekondunun arka bahçesinde küçük yağ, helva tenekelerinde filizlendirilmiş minik fideleri torbalara doldurmuş belediye otobüsüne binmişlerdi. Otobüse kadar yürüdükleri yol yormuştu her ikisini de. Tam otobüste dinlenmeye başlamışlardı ki çevirme olmultu. Askerler didik didik her şeyi arıyorlardı. Torbadakini görünce aşağı indirmişlerdi. tabi sahipierini de. Çınar, askerlerin üstü olan çatık kaşlı esmer komutanla kouşmak istemişti. Komutan tenekelerden rastgele birini alıp yere boşaltmıştı. Gerçekten de fide olduğunu görünce 'Tamam, bırakın gitsinler.' demişti. Çınar yere dökülen toprakla fideyi avuçlayarak tekrar tenekeye doldurmuş ve torbalardan birine koyup torbaları sımsıkı kavramıştı. Komutan büyülenmiş gibi izliyordu. Otobüs tekrar hareket ederken eğilip yerde kalan topraklarda ellerini okşar gibi gezdirdiğini görmüşlerdi. "

"Sanıyor musun ki benim çocuklaırmın aktığı, suladığı topraklar her zaman verimli, bereketli oluyor. Öyle zamanlar oluyor ki acıdan her yerim ağrımasa tamamen kendimin hiçlendiğine inanacağım. Zor olan hem suyun akması için yatak açacaksın hem de sulayacağı yerlerin her zaman sulanmaya uygun olmayacağını anlatacaksın. Yani hem su olacaksın hem de gerektiğinde ıslatmamayı becereceksin. Belki de ıslatamayacağını bileceksin. Çocuklarına da öğreteceksin. Bunu beceren var mı bilmiyorum? Bu anlatılarak da öğretilmiyor. Biz yaşayarak öğrendik, çocuklarımız da yaşayarak öğreniyor. Beni en çok zorlayan bu. Kendi yaşadıklarımın acısına daha kolay katlanıyorum da çocuklarımın yaşayarak öğrenmek zounda olmalarına dayanamıyorum."

Yaşayanlar, biz, nefes alıp verme, yemek yeme, uyuma, barınma, çalışma, sevişme, evlenme, çocuk bakma gibi eylemleri kanıksamış ve artık bazılarının nasıl bir rutinde yapıldığının bile farkında değiliz. Farkında olmadan yaşadığımız pek çok zaman aslında varoluşumuz adına bir kayıp. Dolayısıyla bu farkındasızlık hali içimizi boşaltırken sanki boş bir köpük de boşlukları dolduruyor. Böylece anlamsızlık, değersizlik, amaçsızlık, sevgisizlik, duyarsızlık... Akla ne gelirse ortaya çıkıyor işte.

"Yok olan kendine cenaze töreni bile yapamazsın. Kendinin yasını tutamazsın."

İşte bu nedenle psikoterapi önemli. Eğer ki kendinle uğraşıyorsan, düzeltilmesi gereken şeyler olduğuna inanıyorsan, için içini yiyorsa, yani cenaze törenin varsa kendin tarafından düzenlenen, bir şeyler doğru gidiyor diye düşünmek gerek. Psikoterapi destek amaçlı düzenlenir ama asıl sağaltım kişi sayesinde sağlanır, terapist sayesinde değil.

" Bu beden benim, bu bluz benim, kısacası bu yaşam benim. Ancak ben hükmetmeliyim bunlara. Bu bencillik değil. Kendimi korumanın ta kendisi..."

"Dünyayı güzelliğin kurtarması sadece bir ütopya. Biliyorum iyi insanlar var. Biliyorum iyi olmak güzel. Ama artık birilerinin bilerek ve isteyerek kötü olmayı seçtiklerini de biliyorum. Böyle insanlar dünyayı ele geçirmiş durumdalar. İyiler iyilik yapmakla meşgul olurken güç ve yönetim sahibi olmayı akıllarına bile getirmiyorlar."

Bu kitabı okuduğum için mutluyum. İyi ki görmüşüm. Bazen yüreğe dokunur ve iyi eder insanları kitaplar. Bu da benimkine dokundu.


Pınar

29 Eylül 2016 Perşembe

Yeni hayatlar... Kanaviçe Pano


Lisede sıra arkadaşım, ardından üniversitede sıra arkadaşım...
Hatta ardından aynı bakanlığa atanmamız sonucu meslektaş olmanın yanında üstüne bir de iş arkadaşım.
Ne çok ortak yolumuz olmuş, ne çok kesişmiş hayatlarımız.
Eşlerimizin mesleği bile aynı.

Velhasıl kelam, işte bu güzel insan evlenmeye karar vermiş! Bu hafta sonu da nişanı varmış. Bu dönemler pek hareketlidir, pek curcunalıdır, pek çok söz girer araya, bazen duymak istemediklerini duyar ve söylemek istemediklerini söylersin. Hazırlıklar yaklaştıkça heyecan artar, insanın savunmaları düşer. Ben her şeye burnumu sokmaya çalışmış ve bazı şeyleri fazlasıyla karıştırmış sorumluluğumu arttırarak kendime daha çok gerginlik yaratmıştım. Kendime not aldım: Bir daha böyle bir şey olursa başkalarından yardım isteyeceğim ki her şey daha kolaylaşsın.

Nitekim Canan'cığım anladığım kadarıyla böyle yapıyor. Ayrı şehirlerde oturduğumuz için bizzat tanıklık edemiyorum, telefondan haberleşebiliyoruz ancak. Fakat kendisi de organizatörlüğü üstlenmiş annesi ile ayrı şehirlerde olduğu için o da hazırlıklara tanıklık edemiyor. "Herkes ne istiyorsa yapsın." fikrinde. Ki bence, gerçekten en iyisi bu. "Ben bunu istiyorum, buyurun yapın." deyip bir kenara çekileceksin. Sevenlerin senin için pek çok şey yapacaklardır zaten.

Bu günü için ona bir hediye yapmak istedim. Bu ara kasnaklar pek moda ama ben bir türlü alışamadım kasnak fikrine. Bana dekorasyon objesinden çok kum eleği gibi geliyor, ne bileyim sevemedim. Belki de şans vermem lazım, bakalım, nasip...


Ekim ayı takvimini etamine işledim, 1 ekim tarihi de kalp içinde. Neden, çünkü adet bu! Çünkü o gün nişanlanıyorlar, ya ne olacaktı ki? :)










Meraklı farem hemen duruma müdahaleye, koklamaya, merakını gidermeye yöneldi. Kedi kafası çok başka bir şey. Bir şeyi keşfederkenki halleri o kadar saçma ki, bi' tırsmalar, bi' kabarmalar, bi' "Bu ney laaan!" ifadeleri. Bayılıyorum, ısırasım geliyor ağzını yüzünü.










Gelin çiçeğimle bu yazıyı sonlandırıyorum.
Dilerim güzel arkadaşımın daha güzel günleri, daha mutlu anıları olur.
Dilerim, ömürleri güzel olur.

Sevgilerimle,
Pınar

22 Eylül 2016 Perşembe

African Flower motifli bebek/ diz battaniyesi



                                                  i love crochet ile ilgili görsel sonucu





Bu yaz beni en çok sakinleştiren şey örgü örmekti. Zihnimi susturdu, bedenimi dinginleştirdi, sevdiğim şeye odaklandığım için daha az kurgulamama yol açtı.

Düşünüyorum da daha avuç kadar çocuk iken, okula başlamamışken elime tığ alıp da zincir nasıl çekiliyor onu öğrenmiştim annemden. El işlerini ve sanatsal faaliyetleri hep çok sevmişimdir. Her zaman elimin altında ya bir örgü ya dikiş, ya dekoratif boyama, ya resim illa ki bulunmuştur.

Geçtiğimiz sene Hobium isimli hobi malzemeleri satış mağazasından Gazzal isimli markanın baby cotton iplerinden almıştım. Elimde oyalandığım başka şeyler vardı ve bir süre kullanmaya kıyamadığım için kenarda tuttum ipleri. African flower isminde altıgen bir tığ işi modeli var, ne zamandır bir yerde kullanmak istiyordum, elimdeki ipleri bu motifle değerlendirmeye karar verdim.
african flower ile ilgili görsel sonucu
thelittletreasures.blogspot.com

Motifleri yapmaya başladıktan sonra ne olmalı diye düşündüm, ama battaniyeleri inanılmaz seviyorum. Genelde bebek battaniyesi olarak başlasam da ebatları genişleyince bir yetişkinin de diz battaniyesi olabilecek büyüklükte oluyorlar.




Bebek ya da diz battaniyesi olmasına gerek yok, kedi battaniyesi de olabilir. Ya da evde kedi varsa zaten bir şekilde onu kendi battaniyesi yapacaktır, evdeki diğer bütün her şeyi kendi eşyası yaptıkları gibi.  Yıkamak için komodinin üzerinde beklettiğim iki gün boyunca işten eve geldiğimde battaniyeyi yerde buldum. Büyük ihtimalle bir süre aşk yaşadı Muhit Bey kendisiyle.








Gazzal iplerinden çok memnun kaldım. Örmesi çok kolay, renkleri de çok güzel. Yün olanı denemedim, benim kullandığım pamuk alaşımlı iplerdi, yine almayı planlıyorum. Yün almayı da planlıyorum gerçi... Daha çok alsam, hepsi benim olsa... :)

Hayır tabii ki, o kadar müsriflikten konuştum daha önce, kendi mottomu yazdım buraya. Evde gereksiz kalabalığa gerek yok.

Zaten içim de gitse, gönül işte istiyor, elimdeki birikmiş işler ve iplerim bitmeden yeni ip almayacağım. Gerçekten avcı-toplayıcı genetik mirastan sadece toplayıcılık bana kalmış, evin içinde eşyalar oturmaya başladı, biraz kendimize çeki düzen vermemiz gerekiyor.


Bol örgülü günlere,
Sevgilerimle,
Pınar

21 Eylül 2016 Çarşamba

Kitap: Dava- F. Kafka



Geç kalınmış bir kitap mı, yoksa zamanlaması son derece manidar mı?

Hayır, şöyle bir şey değil mesela; bütün her şey olup bittikten sonra başlamadım okumaya, bilakis, tam da birkaç gün öncesiydi. Sezgiseldi desek, metafizik için fazlasıyla biriktirdiğim materyalist düşüncelerim var, diğerini çürütürdü hemencecik.

Peki, neden o anda okumaya başladım? Neden koca kütüphanede ödünç almak için gözlerin o kısma, elim o rafa gitmişti.

Demek ki okumam gerekmişti. Ve iyi ki, iyi ki bu döneme denk gelmiş, zihnim bulanık ama tam da kitaba uygun bir duruma gelmişti.

Kitabın başlangıcında Kafka, Dava ve gerçeklik adında bir kısım var. Bu kısımda şöyle bir paragrafa yer vermişler:

           " Albert Camus, 1946 yılında Combat gazetesi için kaleme aldığı 'Ne Kurban Ne de Cellat' adlı denemesinin hemen başında 'Korku Çağı' başlığı altında şu düşüncelerini dile getirir: 

                     '17. yüzyıl, matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. Şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığı söylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, çünkü bilimin son kuramsal ilerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Ayrıca korku, tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılmaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. Çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların (...) çok büyük bir bölümünün geleceklerinin bulunmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. Bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. Gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bütün işletmelere ve fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüz yüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşuran başka değerlere atıfta bulunurlardı. Bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışınd) artık kimse konuşmuyor., çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu (...) İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır...'

          Kafka'nın eserlerinin tümünde kavramlaştırdığı konu Camus'un sözünü ettiği korku'dan başka bir şey değildir. "

Bu pasajı okuduktan birkaç gün sonra gündem değişti ve ben dönüp yeniden okudum. Bir defa daha, bir defa daha. Çok gerçekti ve benim gözümde Camus'nun tespiti tak diye yerine oturmuştu.

Sonra roman başladı ve Bay K. davası ile tanıştı. Ve olaylar gelişti.


          "Block, çağrı üzerine hemen gelmişti, ancak kapının önünde durdu ve sanki girmekte tereddüt etti. (...) Ancak o sırada Avukat'ın sesi duyuldu. "Block burada mı?" diye sordu. Bu soru, epey ilerlemiş olan Block'un önce göğsüne, ardından da sırtına tam bir darbe oldu, adam sendeledi, iyice eğilmiş olarak kaldı ve "Hizmetinizdeyim." dedi. "

Bundan yaklaşık ıkı hafta kadar önce, mal paylaşımı davası nedeniyle tayin edilen bir avukatın müvekkilinin farklı bir düşüncesi karşısında onu azarlayıp susturmasını içeren bir olayı anlatmışlardı."Nasıl olur?" dedim, "Avukat dediğin senin rızan ve paran sayesinde senin yanındadır, senin hakkını savunmak için, azarlamak ne haddine deyip şaşırmıştım. Ve sonrasında kitabın bu kısmına denk geldim.

dava kafka ile ilgili görsel sonucu
google görseller

Avukatlar, idareciler, güç ve makam sahipleri ile karşısında durmayı beceremeyen, korkan, korktuğu için bedenini teslim etmez ama ruhunu teslim edercesine kendisini adayan insanların olduğu ne kadar çok hikaye var, ne kadar çok Block var ve ne kadar çok Block olmaya zorlanmışız, bir defa daha acıdım insanlığımıza.

Çoğunlukla fark edemediğimiz şey gücü kendimiz verirken karşıdaki canavarın nasıl büyüdüğünü görememek. Azar azar besleniyor güç ve karşımıza dikildiğinde nasıl dönüştüğünü soramayacak kadar küçük kalıyoruz. Ve sonra onun için her şey hak haline geliyor. İnandıramıyoruz onu kendimizin yarattığına.

          " Çünkü bazılarına göre öykü, kimseye bekçiyi yargılama hakkını vermiyor. Bize nasıl gözükürse gözüksün, sonuçta bekçi yasanın bir hizmetlisidir, yani yasaya aittir ve insanın yargı alanı dışındadır. O zaman bekçinin adamın emrinde olduğuna da inanılamaz. Yasanın kapısında olsun hizmet görme nedeniyle bağımlı olmak, dünyada özgür yaşamaktan karşılaştırılamayacak kadar fazla bir şeydir."

Özgür yaşamaktan daha kıymetli sayılabilecek başka bir şey olamaz.
Özgürlük yoksa tutsaklık vardır, tutsaklık yerine ölmeyi tercih ederim.
Ben de...
Saygılar Kafka, iyi ki düşünmüşsün.

dava kafka ile ilgili görsel sonucu
google görseler


Ek: Ve her şeyin ötesinde düşünülmesi gereken ve iyi düşünüldüğünde bir bütün haline gelen metafor var. Dava neydi, neden söylenmiyordu diye düşünürken dava aslında hayat mıydı, ruhsal bir rahatsızlık mıydı, yoksa metaforun dışında gerçekten K.'nın yediği bir nane miydi?

 Naneden çok daha fazlasıydı eminim.

Çocuğum olursa akıl balık olduğunda "Haydi, okuyalım." deyip, sonra onunla deli gibi kafa patlatmak istiyorum, benden, bu günden en erken 20-25 yıl sonra bu kitaba çocuğum nasıl yorum yapardı, öğrenmek istiyorum.


20 Eylül 2016 Salı

Şal yapıyorum, ama kime?

Bu örgüye 1800'lü yılların başında ekinlerin toplama zamanı geldiğinde başlamıştım.
...

Büyük ihtimalle lisedeydim. Ivır zıvır şeylerle uğraşmayı bebeklikten beri sevdiğim için elime geçen şeylerle oynamaktan geri duramazdım. Annem bir battaniye yapıyordu, orlon iplerle, o zamanlar adının 'granny square' olduğunu bilmiyor, pinterest olmadığından orada yeni modeller aratamıyorduk elbette. Onlardan artan iplerle, ben bundan bir şal yaparım o zaman deyip başlamıştım buna. Geçen gün yünlerimi didiklerken ana bir baktım bu çıktı ortaya. Saklamışım demek ki.

Yatağın üzerine koydum, yün sandığını kurcalamaya devam ediyordum, bizim oğlan girdi devreye hemen. Bir sürtünmeler, bir oyunlar. "He" dedim, "sana yapmışım çünkü ben bunu, bak boyu da tam sana göre."

Ne vardı? Hayır, ne vardı??

Kediler pek sever bir şeylerin altına girmeyi, arasına girmeyi, saklanmayı... Yeni bir eşya varsa ona gider bi' sürttürür ağzını yüzünü. Amaç: Kokusunu bırakmak. Gizil amaç: Bunlar hep benim yavruuuum, demek.







Tam Mufit ölçülerine göre yapılmış, hazırlanmış; komşu teyzelere güne giderken şöyle bir omuzlarına atıp çıkabilecekmiş gibi durmuyor mu?

--Yerim seni, kedi!--

Elimde diğer renklerden başka ip kalmadı. Dolayısıyla ya kalan kısmı siyah ile devam ettireceğim ya da başka bir şey olarak değerlendireceğim. Ama daha değil. Bi' yüz yıl daha unuturum büyük ihtimalle ben bunu. Du' bakalı n'olecak?

Tabii ki Muhit'e bırakmayacağım, zaten her şeyime el koyuyor, bu kadarı da fazla ama değil mi?
Azıcık kediliğini bilsin!

Bebeğim benim..

19 Ağustos 2016 Cuma

Life is so unpredictable

Diyor ki; iştahlı iştahlı anlatıyor: " Gelmişti de, yapmıştı da, söylemişti de, zarar vermişti de..."
Ben de ona diyorum, "Nereden biliyorsun? Gördün, işittin, tanık oldun mu?"
"Yoo, ama kaynağım çok sağlam." diyerek yanıt veriyor bana.
"Peki, bizzat içinde bulunmadığın bir olay ile ilgili nasıl bu kadar net konuşabiliyorsun? "diye soruyorum. Kendi savını sürdürmeye devam ediyor. Bunun üzerine söyleyebilecek bir sözüm yok.

Bizimki gibi toplumlarda rivayetler üzeine hikayeler yazılır. Birisi de çıkıp demez genelde: "Olaya dahil oldun mu, nereden geliyor bu kesin cümleler?" diye. Kulaktan kulağa öyle aktarılmıştır o, öylr bilinir.

Belki bu kadar inanmasak işittiklerimize bakış açısı değişecek, materyal üzerine araştırma yapacağız. Neden? Çünkü böyle bir dünyaya evriliyoruz biz. Görmek, dokunmak, sorgulamak istiyoruz. Her ne kadar görmek emin olmaka eş tutulmasa da.

Karşımıza çıkan olguları "Acaba gerçekten böyle mi olmuştur?" diye değerlendirdiğimizde yeni ufuklar açılacak belki. Çünkü sorgulamak iyidir.

Antropologların dediğine göre -ki insanbilimciler tarafından kabul gören bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.-  aslında ilkel bir hayvanız ve çevremizde gördüğümüz, boyundurluğumuz altına aldığımız pek çok canlıdan fazlası değiliz. Beynimizin farklı gelişmiş bölümleri sayesinde -dünyaya zarar- kendimize yarar olduğunu sandığımız birtakım gelişimler gösterip yaşadığımız yeri mükemmeleştirdiğimize inanıyoruz. Bu kaotik dünya düzeni içinde ben buna inanmıyorum. Çünkü bu kaos insan eli ile yaratılmış. Çünkü bu, bize ait.

Bir suaygırı yaşadığı dünyayı ne denli bozmaya çalışabilir? Bir pelikan "Buralar hep benim!" diyerek plajları kapatır mı diğer türdaşlarına ve olmayanlarına? Bir arslan çitle çevirir mi geyikleri, hem onları besleyip hem de yiyeceğini bile bile. (Niye beslesin, yer, geçer.) Hem de onların da yenileceğini hissettiğini bile bile.

Yapmaz herhalde.

Ben, Norveç orman kedisinin Van kedilerini yok etmek adına bombalar icat edebileceğine hiç şahit olmadım.

Peki bu denli kötülük yaparken biz, ne hak ettiğimizi düşünüyoruz bu dünyadan? Nasıl mutlu olabileceğimizi düşünüyoruz. Hangi toplumsal olaydan soyutlayabiliriz kendimizi de ruh sağlığımızı kendi belirlediğimiz norm sınırları içinde tutabiliriz?

Kendimi 'genel olarak mutlu' olarak tanımlardım. Bilmiyor muydum? Biliyordum, dünyada çokça acı var, sömürü var, bireysel ve toplumsal savaşlar var. Kendi adıma da yaşamak için bireysel savaş veriyorum aslında. Ama artık mutlu değilim. O kadar çok ölüm, o kadar çok ideolojik ranj ile dolu ki çevrem, çevremiz, dünya, neye mutlu olunması gerektiğini bilemiyorum.

Dünyaya inanılmaz bir saygı duyuyorum. Eskiden böyle değildim. Berbat değildim ancak duyarlı da değildim. Kullanmasak ne olur antibakteriyel sabunları, çamaşır sularını, oda parfümlerini? Ağaçlaar bu kadar zarar vermesek? Mesela yemesek hayvanları? Ölür müyüz? Ölmeyiz bence ama alışkanlıklarına o kadar bağlı ki insanoğlu, olmasa kendisinin ne olacağını şaşırır belki de.

Şaşırıyoruz zaten.

Mutluluğum üzüntüye, üzüntüm küntlüğe dönüştü. Düşünmek biraz da olsa açtı beni, bir süredir daha parlak zihnim. Biliyorum ki değişkenler çok kontrol edilemez bir halde ve süreçler benden bağımsız. Genelin içinde tek başıma belki de kendi savaşımı veriyorum. Bu teslimiyetsizlik hali (fakat kendine teslim olma) beni nereye götürür bilemiyorum. Ama insani değerlerim diye bildiğim şeylerin kendime yenilmesinden hiç de memnuniyetsizlik duymuyorum. İlkel olamk bence insan olmaktan çok daha değerli.

1 Haziran 2016 Çarşamba

Pembe çiçekli battaniye


Sanırım üç hafta kadar uğraştırdı beni ama iş varken hiç kolay olmuyor buna benzer büyük işlerle ilgilenmek. Uygun saatleri ayarlayıp çalışmıyor olsaydım taş çatlasın bir hafta sürerdi. (Yazar burada kendince, kendine methiyeler sıralar...)

Bu ara bebek battaniyesi fikrini çok seviyorum. Neden acaba? (Yazar burada kendine subliminal mesaj vermektedir.) Yakın ve yaşıt olduğum bir arkadaşım yakın zamanda doğum yaptı, yaklaşık bir aylık bir bebesi var. Kız. Onun son hamilelik dönemlerinde konuşmalarımızla harekete geçip renklerle oynayıp, biraz da pinterest kurcalayıp bir battaniye örmeye başladım.

Bu boyutta büyük bir şey çalışıp bu kadar keyif aldığım bir çalışma olmamıştı daha önce. Çünkü hep, "Bitsin artıııkkkk!" diye isyan etmeye başlarım bir şey çalışırken. I ıh. Bu böyle olmadı.



Küçük pembe kabarık çiçek motifleriyle başladım, ardından yeşil yapraklarını yaptım. Beyaz fon ile tamamladım.



Bazıları da pek meraklı! "O ne, o ip ne, o sallanan şey ne, sen onunla niye oynuyorsun, gel, benimle oyna." gibi bazı sabotajlarla beni engellemeye çalıştı. Başardı mı, genelde evet, ama yine de yılmadım, çalıştım!

Ne bınlar böyle yeaaa, yesen yenmez, oynasan oynanmaz, garip garip şeyler Pınar,hıh!






Bebek battaniyesi olmasının yanında koltuk şalı olarak da kullanılabilir, tabii. Bence bu şekilde de oldukça keyifli görünüyor.

Sevgilerimle,
Pınar

26 Mayıs 2016 Perşembe

İstanbul'un fethini kutlamak ne kafası?





Meğer, çook uzun zamandır yapılan bir şeymiş. İyi de... Hadi İstanbu'u geçtim de... Aydın'da bunu kutlamak nedir ki? Üstelik bir devlet dairesinde sosyal etkinlik olarak yaptırılıyor.



O zaman tüm Türkiye'de de İzmir'in kurtuluşu kutlansın, 9 eylül güzel bir gün. Yani.



 Sanırım bu kafayı, bu inancı, bu ezikliği, bu saplanmışlığı asla anlayamayacağım.

* Fotoğraflar Google görsellerden temin edilmiştir. 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kendine not: Bağlantılar Önemlidir






 


 Şu karikatürden o kadar hoşlanmıyorum ki...

Hani insanlar derler ya, "Anne olunca anlarsın."
Ben görüyor ve arttırıyorum, "Evlenince anlarsın." 

Tam zamanlı bir işte çalışıp da evin "sakin" kalabilmesini sağlamak inanılmaz zor.

Bu sebeple çocuk sahibi olma konusunda inanılmaz çekincelerle dolu zihnim. Evlilik aşaması geçtikten sonra aslında kendimi hazırlamaya başlamıştım. Okumalarım değişti, yeniden çocuk gelişimi kitaplarımı açtım, ama bebek başka, bebek bilinmez bir konu. Bence her ne kadar bebeklerle çalışan kişiler için dahi olsa; yeni bir canlının hayata adapte olma süreci her seferinde sancılı, ve bu sancıyı en çok kim çekiyor, bilelim bakalım?

Eeeeveeett, doğru tahmin, kadın.

Bu sebeple bu fotoğrafa bakıp bakıp, ben kendime neden bunu edeyim diye düşünmüyor değilim.
Belki de ben abartıyorum, bilemiyorum.

Çünkü işin bir de şu boyutu var. Ve ben son derece ciddiye alıyorum.

Dün akşam eve dönerken, eşim yurtdışında olduğu için pazara uğradım, ardından da elim kolum dolu diye yürümeyeyim, dolmuşa bineyim dedim. Dolmuşun en arka kısmında, kucağında daha belki henüz bir yaşını doldurmuş bir bebeği kucağında olan bir kadın gördüm, bebeğin kucağında da bir paket cips.

Beynimin kaynadığını hissettim, halbuki banane değil mi... İşte keşke banane olmasa. Toplum polisi gibi ağzımı açıp da car car bağırasım geldi kadına, kadın da benim yaşlarımda biriydi, "Bu yaştaki bebenin elinde bu cips paketinin ne işi var, sen ne yedirdiğinin farkında mısın be yavrucum?" diye.Yanında oturan teyze de "Mama mı yiyorsun?" diyerek çocuğu sevmeye çalışıyordu. Mama değil o teyzeciğim, ah, biz neden böyleyiz ki, neden, neden?

Şimdi, herkes kendi çocuğunu kendi dilediği gibi yetiştirir, istediğini yedirir, istediğini içirir. Ama birincisi yazık değil mi? Yediğimiz domatesin, çileğin ilaçsızını, hormonsuzunu bulmanın derdine düşmüşken  insan bunu bebeğine nasıl yapar? Bir ikincisi de bu durum benim çocuğum olduğunda çevredeki bilgisiz, bilinçsiz insanların "Aman canım yesin ne olacak." cümlesiyle mücadele etmeme sebep olacak. Çünkü neden? Çünkü biz bu topraklarda sadece yaşıyoruz. Düşünmeden, katkı vermeden, ne yaparsam daha iyi olur diye düşünmeden, laf yerindeyse hunharca bu toprakları harcıyoruz. Sonrasında da bir yaşındaki bebenin yediği cipsten ne olacak ki diye düşünüyoruz. Sonra da kloraklara batırdığı temiz zannettiği bezlerle evini temizlediğini sanarken dünyayı kirleten insanlarla yaşamak zorunda kalıyoruz.

Kızıyorum. Ben bu durumları kabul edemmiyorum.






11 Mayıs 2016 Çarşamba

Ne alıyoruz, ne harcıyoruz?

Uzun zamandır kendime, çevreme, doğaya, hayvanlara zarar verebileceğini düşündüğüm bir şey varsa onu satın almamaya çalışıyorum.

Ekonomik sebeplerle değil. Yani kemer sıkmaktan bahsetmiyorum.
Gerekmediği için almıyorum. Yani... Almamaya çalışıyorum.

Dolabıma giysilerimi sığdıramayıp bir de üstine "Giyecek bir şeyim yok." diye ağlanmamın dışarıdan bakıldığında ne kadar saçma olduğunu görebildiğimden beri yapıyoeum bunu. Evet, dışarıda bir sürü güzel giysi var, moda değişiyor, hele şimdi yaz geliyor, elbiseler cıvıl cıvıl. Almıyorum. Almayacağım. Çok var. Kırmızı güllüsü yoksa sarı lalelisi var. Yetmez mi?

Mutfak eşyası... Dolaplarıma sığdıramadığım kadar çok tabak çanak sahibiyim. Gözüm doyuyor mu? Doymuyordu, ama yeter dedim.

Artık eve hediye gelen nevresim takımlarını beğensem de paketlerini açmıyorum. Sonra depolama ihtiyacımı gideremediğim için daha da çok eşyaya ihtiyaç duyuyorum. Hediyelikleri başkalarına hediyelik götürebilmek için özenle saklıyorum.

Temizlik malzemelerinin cazibesine kendimi kaptırıp da evin içini türlü çeşitli kimyasal parfümler içeren deterjanlar, oda kokularıyla doldurmuyorum. Klorak konusunda bir aşama kaydedemedim, ne yazık ki bazı konularda onun yerine sirke ve karbonat kullanmak işe yaramıyor. Bu konuda üzgünüm gerçekten.

Kitap satın alma konusunda cömertim. Fazlalıkları ihtiyaç duyanlara veriyorum.

Tohum meselesi var bir de. Beni bu yazıyı yazmaya iten...
İki sene önce agaclar.net isimli internet sitesinden edindiğim tohumlarla bir sevdaya kapıldım. Türlü çeşitli, hiçbiri hibrit olmayan bir sürü tohum edindim. Ne yazık ki o dönemde eşim görev nedeniyle bir yıl kadar yanımda değildi. Ben de bahçe ile ilgilenemediğim için tohumlarımı balkonumda besledim, büyüttüm. Bahçe gibi verimli olmadı, elbette. Sonra o bahçeyi satalım da daha büyük bir yer alalım dedik. Satılır da güzelim tohumlarım giderse diye bu sene de el atamadım bu işlere. Gelgelelim bir süre verdim eşime. Yaz bitimine dek eğer satamazsak bahçemizi tohumlarımı değerlendirmeye başlayacağım.

Ne alıyoruz dedik ya, toprak aalım işte. Gelecekte dünyada gıda savaşları yapılacağını düşünürsek bir avuş toprak dahi karnımızı doyuracak belki de. Toprak alalım, tohum alalım.

7 Mart 2016 Pazartesi

Ben bir şeyleri yanlış yapıyorum ama...

Evlilik sonrasında kadınların en çok ama en çok yakındıkları konunnun başında her şeye yetememek geliyor. Özellikle çalışan ve çocuklu kadınların ciddi yakınmalrına tanık oluyorum. Her şeye yetmeye çalışmak zor, dur ben sana daha net bir şekilde söyleyeyim: İmkansız.



Ama, bunun imkansız olduğunu bilinç hali bildiği halde bir yerde tıkanma yaşanıyor. Bu tıkanmalar ne biliyor musunuz? Şimdiye dek getirdiğimiz yaşımız kaçsa o yaşa kadar edindiğimiz, öğrendiğimiz, gördüğümüz, gözlemlediğimiz, duyduğumuz, duymak zorunda bırakıldığımız bilinçdışımıza kodlanan en iyi olmaya çalışma güdüsü.

"Evim pırıl pırıl olsun, birisi geldiğinde her şey mükemmel olsun, en iyi yemekler olsun, şimdiye dek en memnun kaldıkları ev benim evim olsun. "

"Ben pırıl pırıl olayım, her daim temiz olayım, saçım, makyajım giysilerim kusursuz olsun, tırnaklarım hep ojeli ve bakımlı olsun, bacağımda tek bir kıl dahi olmasın."

"Çocuğum temiz olsun, en iyisini yesin, en iyi bakımı görsün, lafımdan çıkmasın, çikolata yemesin, bensiz bi yere gitmesin -güvenli dahi olsa- , odası temiz olsun, kıyafetleri düzgün olsun, onunla en kaliteli zamanı ben geçireyim, oyunlar, şakalar, gülüşmeler olsun, çocuğum mutsuz olmasın."

"Sekiz- beş çalışayım, işime de yeteyim, en başarılı ben olayım, patron/müdür/amir en çok beni sevsin, işlerim asla kalmasın, hep zamanında bitireyim, herkese örnek olayım -sınıf birincisi olayım-"

"Kocamla çok mutlu olayım, onun isteklerini de yapayım, düzenli sevişelim, hayatımıza yenilikler getirelim, gezelim, tozalım, yemeklere çıkalım, hiçbir şeyden, hiçbir kimseden geri kalmayalım."

Eksik kaldı mı, kalmıştır elbet. Arada ipucu verdim, nereden geldiği anlaşılsın diye. Bunlar hep çocukluktan zihnimize kazınmış ikincil öğretilerimiz. Ben kendimi evlenene kadar evin düzenine bu kadar takık bir kadın olarak tanımlamazdım. Sevgilim o zamanlar da bana gelirdi, kaliteli zaman geçirirdik, evim derli toplu da olsa dağınık da olsa önemsemezdim. Ne olacaktı sanki?


Evlenince ne değişti? Roller. Roller değişince ben kendi bildiğim "karılık" rolünü, o da kendi bildiği "kocalık" rolünü oynamaya başladı. Rollerde bir sıkıntı yoktu aslında, ama bir yerde yine takılmıştık ne yazık ki.

Benim öğrendiğim ve uygulamaya çalıştığım rol ile olmak istediğim rol arasında bir uyuşmazlık vardı. Çünkü bilincimdeki çalışan kadın kodlarıyla bilinçdışımdan getirdiğim evdeki kadın kodları birbirine geçmiş durumdaydı.

Feminist düşünceyle hareket edersem eşimin benimle birlikte her şeye el atması gerekiyordu. Bunu ondan beklediğimi de zaman zaman ona belli ettim ya da dile getirdim -bkz. dün akşam!-. Ben kahvaltı hazırlıyorsam o da bana yardım etmeliydi, ben temizlik yapıyorsam o da ucundan tutmalıydı, akşam yemeğinde iki tabak sofraya koymalıydı, ben söylemeden çöpü çıkarmalı, kedinin kumunu değiştirmeli, yemekten sonra en azından kendi tabağını bulaşık makinesine yerleştirmeliydi, beni yemekte tek başıma bırakmamalıydı, yemek denen şey sosyal bir şeydi çünkü, o gittikten sonra yemeğn tadı tuzu olmuyordu.   

Öte yandan bir şeyler yapıyordu. Ama ideal yaratmaya çalışan kadına yetemiyordu. Elinden geleni yapıyor ama bir türlü takdir göremiyordu. Kırk yılın başında bir geri çekilmişti, onda da hemen lafı yemişti. Ne olurdu çorapları ortada olsa, ne olurdu bugün yatak toplanmasa, ne olurdu ev bir hafta süpürülmese. O hiçbir şey talep etmiyordu ama kadın sürekli dırdırlanıyordu. Azıcık rahat olamaz mıydı?

Pek çok evde yaşanan şeyin küçük bir özeti bu. Aman canım, ne olacak diyemiyorum, çünkü biliyorum ki her pürüzlü davranışın altında açığa çıkmayı bekleyen bir yaşam olayı var. Tamamlanmamışlıklar olduğunda sürekli şimdiyi kazıyıp geçmişe gidiyoruz, ama neyi nerede aramamız gerektiğini bilmediğimizde bozuk plak gibi tekrar edip duruyoruz. Aynı olay, aynı tepki, aynı sonuç. Ne zaman ki döngü kırılıyor bir yerde, ondan sonra iyileşme faslı geliyor. O noktada da çalışmak gerekiyor elbette. Ama asıl mühim olan farkındalık. 



29 Şubat 2016 Pazartesi

Kitap: Freud'a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?- Catherine Mathelin / Bir Takım Pedagojik Bilgiler

Gelişim psikolojisi adına bir miktar tekrar yapmış oldum. Bu durum, okul yıllarına geri dönmüş gibi hissettirdi bana. İyi de oldu.

Freud'a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu? şeklinde sitem dolu bir isme sahip bu kitapla ilgili notlarımı yazmak istedim. Geriye dönüp baktığımda kitabın içinden ayıklamaktansa bu şekilde okumak daha kolay olur diye düşünüyorum. Blogger'ın başına bir şey gelmezse elbette...

freuda-ne-yaptik-da-cocuklarimiz-boyle-oldu-ana-babalara-notlar-catherine-mathelin

"Bir çocuğu anlık bir zevkten yoksun bırakmak için kendimizi de o zevkten mahrum edebilmemiz; çocuğumuzun bizi tatmin etmek için değil, aksine bizden ayrılmak, bizi eleştirmek, ve bağımsız yaşamak için var olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ana babasını hiç eleştirmeyen bir çocuk onlara yapışır kalır ve büyüyemez.
     'Başarılı bir eğitim' diyordu Freud, 'ergenlik çağında eleştirilebilen bir eğitimdir.' "  (sf. 39)

" 'Merak etme, canın her şeyi isteyebilir, ben yasak olanı yapmana izin vermemek için buradayım.'
     İşte, bir çocuğun aradığı güvence" (sf. 42)

Burada aklıma R. Ferber'in açıklaması geliyor: Şöyle bir şeydi; "Eğer ki çocuğunuz elini prize sokmak istiyorsa ne kadar ağlarsa ağlasın ona bu istediğini yaptırmayacaksınız..." Çocuğa sonsuz özgürlük vermek ve onu, dünyanın onun etrafında döndüğüne inandırmak da parmağını prize sokmasına izin vermek kadar tehlikeli işte.


"Anneler bebeklerini erkeklerine yeğlediklerinde, erkekler bebeğe karşı düşmanca duygular geliştirir.
     Sigmund Freud şöyle diyordu: 'En mutlu genç çiftlerde bile, baba, çocuğun, özellikle genç oğulun rakibi olduğu duygusunu taşır ve gözde çocuğa düşmanlık duygusu bilinçdışında derin bir şekilde kök salar.' " (sf. 50)

"Bazı anneler oğullarının hiçbir erkeksi davranışta bulunmaması, kendilerini hiç tehlikeye atmaması, güçlerini denememesi için ellerinden geleni yaparlar!... Bu tür annelere Françoise Dolto 'pantolon önü dikicileri' adını vermişti." (sf. 55)

"Ben senin baban değilim, ama evde ne yapılıp ne yapılmayacağına anne ve ben karar veririz, burada yasaları senin koyman söz konusu değil." (sf. 84)

" ...Bu temel kıstastan hareketle, günümüzün yeniden kuırulan ailesi çocuğa yeni deneyimler yaşamak, insani gelişmesine yardımcı olacak sorumlu yetişkinlere rastlamak gibi olanaklar sağlar. Bunun için de, ailenin şu ya da bu üyesinin çıkarları doğrultusunda hizmet vermesini çocuktan istememek gerekir." (sf. 86)

 "Klinik psikoloji bize bir kez daha çocuğun yolunu bulabilmesi açısından, başkalarının keyfi için değil, kendisi içim yaşadığı inancını taşıması gerektiğini öğretiyor." (sf. 87)

"Bir erkeğin karnında bebek taşıma arzusu sadece Freud'un hastası başkan Schreber'e özgü değildir." (sf. 102)

" Çocuklar sergilenir, ağızlarından öpülür, okşanır, büyüklerin yataklarında yatırılır.Çocuklar bundan çok rahatsız olur ve yerlerinin neresi olduğunu bilmezler. Özne olmaya hakları var mıdır, yoksa yalnızca ana babalarının nesnesi konumunda mıdırlar?" (sf. 108)

" 'Davranışları şiddet içeriyor.' diyordu bana Eric'in annesi. 'Bir şeyler yapın da bu bahsi kapatalım.' 
     Aksine, bu bahsi açalım. Çocukları şiddete yönelten ve mutsuz kılan nedir?" (sf. 109)

"Çocukların şakası yoktur, bilesiniz." (sf. 110)

"Ana babaların dramı çocukluklarında çektikleri konusunda kendilerini sorgulamadan, çocuklarına neler çektirdiklerini anlayamayacak olmalarıdır." (sf. 111)

"Sakin ve aklı başında görünen kişilere, hangi türden olursa olsun otorite kullanma fırsatı verildiğinde, bunların aşırı şiddete başvurduklarına ratslanmaz mı? Şu çekingen büro memuru servis şefi olduğunda zorbaya dönüşür. Şu yumuşak ve silik kadın, bir spor arabanın direksiyonuna geçtiğinde en kaba saba insan gibi davranabilir. 
     İnsanlık böyledir. Büroda ezilen ve evde karısı tarafından horlanan kapı komşunuz, köeğine tekmeler atabileceği gibi oğlunu dövmekten de hınç dolu bir haz alacaktır. 
...
     Eğitmek yani "eduquer" sözcüğünün etimolojisini unutmayalım.: Dışarı yönlendirmek... Eğitmek, çocuğa bizden ayrılma, gitme olanağını sağlamaktır. " (sf. 113)

"Aşırı gevşeklik, kötü muamelenin bir şeklidir." (sf. 115)

"Her ergen bilinçdışında ölümle uğraşır. Kendi ölümü, ( bir zamanlar var olan çocuk, artık yoktur), ve artık tapınma nesnesi olmaktan çıkmış, bilginin ve iktidarın temsilcisi olmayan bir babanın ölümü. 'Çocuk ancak yetişkinin cesedini çiğneyerek büyüyebilir' der Winnicott." (sf. 125)

" Çocukların arkadaş ana babalara değil, yol gösteren yetişkinlere ihtiyacı vardır. Ancak büyüklerin bunun için kendi ergenliklerini atlatmış olmaları gerekir." ( sf. 126)

"İstakoz kompleksinden söz ederken Françoise Dolto bunu anlatır. ' İstakozlar kabuk değiştirirken önce eski kabukları düşer ve yenisi çıkana kadar bir süre savunmasız kalırlar.' " (sf. 129)

"Françoise Dolto, danışmaya kabul ettiği çocuklara her zaman şöyle derdi: ' Ben okulda daha iyi çalışman için, evde uslu olman için ya da seni bir hastalıktan kurtarmak için çalışıyorum. Ben, neysen o olman için buradayım.' " ( sf. 136)

Bu notlardan yola çıkarak Françoise Dolto'yu da okuma listeme alıyorum. Ne yazık ki kişinin Türkçe'ye çevrilmiş pek az kitabı var.

Bloglarını ya da kitaplarını okuduğum kişilere bakınca genel olarak şöyle bir şey gözlemliyorum. Kişiler ebeveyn olduktan sonra yeniden kendilerine dönüyorlar, notlarda yazdığı gibi, sanki yeniden doğup, yeniden çocuk olup yeniden büyüyorlar. Bu sefer ruh büyüyor tabii, var olan travmalar yeniden açığa çıkıyor, anılar ete kemiğe bürünüyor, ben asla yapmam denilenler bir de bakmışsın seninle bütünleşen şeyler olmuş.

Sanırım bu nedenle de daha çocuk büyütmeye hazır değilim ben. Kendimle olan derdimi aşıp anlayıp, ondan sonra yeniden başlamam gerekiyor diye düşünüyorum. Geçmişime kendimi hazırlamam lazım. Psikodrama da buna son derece yardımcı oluyor zaten.



19 Şubat 2016 Cuma

28

Genelde doğum günümde hep hüzünlü olurum. Kendimi bildim bileli bu melankolik ruh hali doğum günüme tekabül eden günlerde istisnasız gün boyunca benden ayrılmaz.

Nitekim sabah kalktığımda da aynı şey oldu.

Mufit bebeğimin gırlamaları, eşimin sevgi dolu sözleri... I ıh. Gözlerim dolu ve boğazım düğümlü.

Psikodrama çalışıyorum ya, düşünüyorum neden böyle, bunu yaratan etmenler nedir acaba diye? Vardığım sonuç şu: Kutlamayı haketmeyen bir dünya var ortada, ben neyi kutluyorum? Bu başka birinin doğum gününde ya da başka bir özel günde ortaya çıkmıyor -örneğin yılbaşı- bir tek kendi doğum günümde oluyor. Kendimi kutlamaya değer bulmuyorum sanırım.

Haberler kötü. Dünyanın, ülkenin her bir tarafından yüreğimi acıtan şeyler duyuyorum. Göğsümden boğazıma, oradan da göz pınarlarıma uzanan bir dalgalanma oluyor. Ağlamak çare değil ama. Ama... Türkiye sürekli patlıyor. Gerçek anlamda. Sıra sıra resmen; Ankara, Diyarbakır. Bitmiyor ve herkesi perişan ediyor. Medya bu haberlerle dolu. Sürekli bilgi akışı yenileniyor, ölenler var ardından isim listeleri geliyor. İnsanlar görüşlerini, acılarını ve duygularını paylaşıyor sosyal medyada. Bütün bu haberlerin yanında bir haber daha gördüm bugün, içeriğine bakamadım. Haber şu: "Plajdaki insanların selfie sevdası yüzünden ölen yunus." Oğlum siz salak mısınız? Afedersiniz ama gerizekalı mısınız, moron musunuz? Al, psikolog olarak test yaptım işte, geçerlik güvenirlik aramaya ne hacet; geçemediniz zeka testinden! Vicdan mı demek gerek yoksa?

Bu haber beni daha çok üzdü. Şöyle ki, hayvanlara karşı duyarlılığım insanlara göre olandan daha yüksek, bunu inkar etmiyorum. Ama şimdi bu ayrımı yapmamda başka bir motivasyon var. Terörist diyoruz ya bombaları patlatanlar için, onlara bir kılıf bulup kendimizi onların dışında tutup onlara lanetler okuyoruz ya , onların kötü halini kabul edip onlara karşı savaş kazandığımızda mutlu oluyoruz ya... Yunusun kazanamadığı savaşın karşısındaki teröristler ne olacak peki? Bilinçli, akıllı, iyi çocuk yetiştirmeye çalıştığını iddia eden, kabul gören işlerde çalışan, adli anlamda suç teşkil eden bir olaya karışmayan, yüksek lisans, doktora yapmaya çalışan gerizekalılar olarak sen daha adi bir teröristsin, kusura bakma! Bu duyarsızlık, bu bencillik, bu dış grup yaratma merakı, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık, bu doğanın içine çekinmeden s.çmacılık, bu akıllı telefonlar, bu teknoloji, bu selfie salaklığı... Ne istediniz o güzelim hayvancıktan? Toplam zeka puanınız o hayvanı yeniden yaşadığı cennete göndermeye yetmez miydi acaba? Yolda gördüğünüz bir salyangozu alıp kenara çekmek insanlığınıza ters mi gelirdi acaba?

Merhaba, artık melankolik değil öfke doluyum.

Artık her olumsuz haberi öfke skalasında üç iken beş, beş iken sekiz olarak değerlendiriyorum. Tahammülsüzlük had safhada. Öfkeme yenik düşüp camı pencereyi indirmek ve bu ortamın yaratılmasında etkisi olan herkese lanet olsun diye bağırmak istiyorum. Bu işin içinde ben de varım ne yazık ki, aklımın almadığı pek çok şeyin içinde olmak beni çok ama çok öfkelendiriyor.

Bu yüzden de dünyayı yaşamaya, doğum günümü de kutlamaya değer görmüyorum.
Yunuslar ölmese, belki...
Çok üzgünüm.


www.trofeci.com

17 Şubat 2016 Çarşamba

Entelektüelleşme

Bugün görüşmeye gelecek olan danşanlardan bir tanesi için üniversiteden bri arkadaşıma danışma ihtiyacı hissettim. Vaka karmakarışıktı, adamın antisosyalliği mi var, obsesif kompulsif bozukluğu mu var, hangisi diğerini etkiliyor ya da hangi belirti diğerinden ayırt edilmeli?

Ona anlattım, onun da kafası karıştı. Sonra bana çözüm sunmaya çalıştı, elimizdeki verileri değerlendirdik.

Hasta öyküsünü sordu bana. Ve kilitlendim o anda. Evet, çok fazla kişiden sorumluyum, evet, pek çoğuyla talepler doğrultusunda görüşme yapıyorum. Ama gerçekten sorun olduğunu düşündüğüm kişilerden TAM ANLAMIYLA anamnez almadığımı fark ettim. Ve bunun eksikliğini daha önceden neden hissetmemiştim ben? Beynim boşaldı resmen.

Çalışmakta olduğum iş yerinde kendi istediğim standartları yakalayamıyorum. Devlet dairesinde mümkün olmadığına ikna oldum artık. Fakat... O da benimle aynı standartta olan bir kurumda çalışıyor. Ve bana Rorschach yaparak belirtileri değerlendirdiğini söyledi. Ben dışarıdan aldığım eğitimin kaymağını neden burada yiyemiyorum o zaman? Neden kendimi bu kadar engelliyorum, anlamadım.

Kendimi mesleki anlamda çok boşladığımı düşünüyorum. Akademik anlamda okumam gereken bir dolu kitap listesi varken ve bu kitapların çoğunluğuna sahipken neden okumadığımı AN-LA-YA-MI-YO-RUM.

Bu demek değil ki hiçbir şey okumuyorum. Okuyorum aslında bütün gün. Çocuk gelişimi, ebeveynlik becerileri,  doğum hamilelik. Yani kendim için bir sonraki aşama. Sanırım çalışmakta olduğum yerde kendim için bir fayda alamadığımı düşünüyor olmam benim işime değil kendime odaklanmama neden oluyor. Son bir ayda gebelik, doğum, annelik babalık meseleleriyle ilgili inanılmaz bilgi edindim. Bundan dolayı da son derece memnunum. Ama ya işim? Ya görüşmelerim? Ya görüşmelerimin içeriği? Yapmam gereken her şeyi yapıyorum, fakat kendime yetemiyorum.

Bu aslında dünün yazısıydı. Dün arkadaşımla vakayı tartıştıktan sonra ben harekete geçip hemen klinik görüşme tekniklerini elden geçirdim. Kendime hatırlatmalar yaptım, bir kısmını zaten yaptığımı, elimdeki taramalardan çoğu bilgiyi edindiğimi fark ettim. Sonra kendime yeni bir dosya oluşturup sistemli şekilde anamnez kayıtları almaya karar verdim. Bugün teknik nedenlerden ötürü başlayamadım - çünkü sabah bir hışımla evden çıktık çünkü 10 dakika sadece 10 dakika kendime vakit ayırıp bir değişiklik yapar saçımı başımı toplar evde makyaj yaparım bu sefer diye düşünürken eşim yukarıdan höykürdü: "Gömleğim bitmeeeeeeeşşşş!" Halbuki ben evrenden sadece 10 dakika istemiştim. Sonra gömlek ütüledim, sonra çantamı toparladım, evden cıkma saatimiz geçmişti ve apar topar evden çıkmıştık ve ben canım oğlumun mamasını vermeyi unuttuğumu fark ettim. Anımsadığımda çok geçti, geri dönemezdim malesef göz yummak zorunda kaldım. Ve bütün gün sabahın dağınıklığını ve telaşını üzerimde taşıdım. Plan yapacak gücü bulamadım, çünkü sabahtan sektirmiştim. Bu da böyle işte, böyle de cezalandırıyorum kendimi. Kötü, değil mi?

 Üstteki anektodla yazımın içeriğini baltalamış olsam da bu dünyada bazı insanlar var ki mizaç mı, yetiştiriliş mi, bilinçli tercih mi bilemiyorum, ne yapıyorlarsa "Vay be!" dedirtiyorlar bana. Bu görüştüğüm arkadaşım da onlardan birisi işte. Entelektüel yaşamına hayran kaldığım, kültürlenme eylemini bana göre hakkıyla yerine getiren sinemalar, bağımsız filmler, alternatif müzikler, tiyatrolar vb. aktiviteleri takip eden, üşenmeyen...

Off, neyse. O da benim kadar güzel cheesecake yapamıyordur. Değil mi ama?
Google görseller sorgusu: Entelektüelleşme. Şahsen başarılı buldum:)