19 Ağustos 2016 Cuma

Life is so unpredictable

Diyor ki; iştahlı iştahlı anlatıyor: " Gelmişti de, yapmıştı da, söylemişti de, zarar vermişti de..."
Ben de ona diyorum, "Nereden biliyorsun? Gördün, işittin, tanık oldun mu?"
"Yoo, ama kaynağım çok sağlam." diyerek yanıt veriyor bana.
"Peki, bizzat içinde bulunmadığın bir olay ile ilgili nasıl bu kadar net konuşabiliyorsun? "diye soruyorum. Kendi savını sürdürmeye devam ediyor. Bunun üzerine söyleyebilecek bir sözüm yok.

Bizimki gibi toplumlarda rivayetler üzeine hikayeler yazılır. Birisi de çıkıp demez genelde: "Olaya dahil oldun mu, nereden geliyor bu kesin cümleler?" diye. Kulaktan kulağa öyle aktarılmıştır o, öylr bilinir.

Belki bu kadar inanmasak işittiklerimize bakış açısı değişecek, materyal üzerine araştırma yapacağız. Neden? Çünkü böyle bir dünyaya evriliyoruz biz. Görmek, dokunmak, sorgulamak istiyoruz. Her ne kadar görmek emin olmaka eş tutulmasa da.

Karşımıza çıkan olguları "Acaba gerçekten böyle mi olmuştur?" diye değerlendirdiğimizde yeni ufuklar açılacak belki. Çünkü sorgulamak iyidir.

Antropologların dediğine göre -ki insanbilimciler tarafından kabul gören bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.-  aslında ilkel bir hayvanız ve çevremizde gördüğümüz, boyundurluğumuz altına aldığımız pek çok canlıdan fazlası değiliz. Beynimizin farklı gelişmiş bölümleri sayesinde -dünyaya zarar- kendimize yarar olduğunu sandığımız birtakım gelişimler gösterip yaşadığımız yeri mükemmeleştirdiğimize inanıyoruz. Bu kaotik dünya düzeni içinde ben buna inanmıyorum. Çünkü bu kaos insan eli ile yaratılmış. Çünkü bu, bize ait.

Bir suaygırı yaşadığı dünyayı ne denli bozmaya çalışabilir? Bir pelikan "Buralar hep benim!" diyerek plajları kapatır mı diğer türdaşlarına ve olmayanlarına? Bir arslan çitle çevirir mi geyikleri, hem onları besleyip hem de yiyeceğini bile bile. (Niye beslesin, yer, geçer.) Hem de onların da yenileceğini hissettiğini bile bile.

Yapmaz herhalde.

Ben, Norveç orman kedisinin Van kedilerini yok etmek adına bombalar icat edebileceğine hiç şahit olmadım.

Peki bu denli kötülük yaparken biz, ne hak ettiğimizi düşünüyoruz bu dünyadan? Nasıl mutlu olabileceğimizi düşünüyoruz. Hangi toplumsal olaydan soyutlayabiliriz kendimizi de ruh sağlığımızı kendi belirlediğimiz norm sınırları içinde tutabiliriz?

Kendimi 'genel olarak mutlu' olarak tanımlardım. Bilmiyor muydum? Biliyordum, dünyada çokça acı var, sömürü var, bireysel ve toplumsal savaşlar var. Kendi adıma da yaşamak için bireysel savaş veriyorum aslında. Ama artık mutlu değilim. O kadar çok ölüm, o kadar çok ideolojik ranj ile dolu ki çevrem, çevremiz, dünya, neye mutlu olunması gerektiğini bilemiyorum.

Dünyaya inanılmaz bir saygı duyuyorum. Eskiden böyle değildim. Berbat değildim ancak duyarlı da değildim. Kullanmasak ne olur antibakteriyel sabunları, çamaşır sularını, oda parfümlerini? Ağaçlaar bu kadar zarar vermesek? Mesela yemesek hayvanları? Ölür müyüz? Ölmeyiz bence ama alışkanlıklarına o kadar bağlı ki insanoğlu, olmasa kendisinin ne olacağını şaşırır belki de.

Şaşırıyoruz zaten.

Mutluluğum üzüntüye, üzüntüm küntlüğe dönüştü. Düşünmek biraz da olsa açtı beni, bir süredir daha parlak zihnim. Biliyorum ki değişkenler çok kontrol edilemez bir halde ve süreçler benden bağımsız. Genelin içinde tek başıma belki de kendi savaşımı veriyorum. Bu teslimiyetsizlik hali (fakat kendine teslim olma) beni nereye götürür bilemiyorum. Ama insani değerlerim diye bildiğim şeylerin kendime yenilmesinden hiç de memnuniyetsizlik duymuyorum. İlkel olamk bence insan olmaktan çok daha değerli.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder