30 Eylül 2016 Cuma

Kitap: Kapı- Bircan Kırlangıç Şimşek


Aldığım psikodrama eğitimi sayesinde yeni kişiler, yeni edinimler, yeni kapılar çıkıyor karşıma. Bakan gözün gerçekten göremediği zamanlardan birinde yine görememişim bu kitabı.

Nihayet gördüm.

Bir psikolog mesleği dışında pek çok şey yapabilir, roman da yazabilir, yazsın da zaten. Özgürlükler ülkesi psikodramaya Türkiye'de şiiri getirmiş, roman da olur hayatında, öykü de, elbette.

İşyerimin kütüphanesinde kitap bakınırken yazar ismi dikkatimi çekti. Psikodrama ile alakalı bir kitap olduğunu düşündüm önce, değilmiş, ama öyleymiş. Bir süredir oradaydı büyük ihtimalle ama her "karşılaşma"nın bir zamanı var.

Neydi, "Damla, tamamlanınca damlar."

Kitap özeti yapmak niyetinde değilim, bunun için Google amcadan yardım alınabilir. Ben okuduğum ve etkilendiğim yerleri paylaşmak istiyorum. En başta, kendimle.

Yazarı psikolog ve psikoterapist olduğu için kişilerin iç dünyasını çok güzel anlatmış. Hatta sadece kişilerin değil. Psikodrama çalışmalarında biz çevremizdeki hayvanların, bitkilerin, nesnelerin aslında her şeyin bir etkilenmişliği olduğunu varsayarız. Kitap kahramanı "Kapı" nın da öyle. Ve biliyorum ki hayatımızdaki kapılara bir baksak, bize söyleyecekleri pek çok şey var. Duymayla yetinmeyip dinlemek gerek.

Kitabın içinde birkaç psikodrama uygulaması var. Ama -Bakın iste böyle yapılır, uygulama budur. gibi- göze sokarcasına değil. Psikodrama en temel ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm oyunun temsilidir aslında. Bir düşünürsek, oyun çocuğun hayatında gerçek yaşamı modellediği yerdir, büyüdükçe oyunlar değişir, kutu kutu pense değil de bilgisayar oyunları olur mesela. Yani yeni deneyimler kazanmak için bir araç. Psikodrama da tiyatro sayesinde oyunu sokar hayatımıza, bozuk ama gerçek temsilleri yeniden yaratabilmek için.

"Gürgen'in söylediklerini anladım ama hissedemedim. Evet garip bir yerdi küfe evi ama Gürgen'in bu kadar sıkıntı yaşaması gerekmezdi. Kendini bu kadar ortaya atması da... O, kendini ortaya attıkça insanlar onun üzerinden birbirlerine göndermeler yapıp sorunlarını onu tokatlayarak ya da tokatlatarak çözüyorlardı. Bak işte kursa gitme iznini kopartmıştık. Diğer trafta olup bitenlere gözlerini kapayıp kulaklarını tıkasa her şey daha kolay olabilirdi. Hiçbir yer mükemmel değildir. Bu kadar mükemmeliyetçi olmamalı insan. Ama bu Gürgen'e  nasıl anlatılır? diye düşünürken düşündüklerimin bana ait olmayıp içimdeki bir plaktan geldiğini duyumsar gibi oldum."

Bir de şimdiyle benzeyen ama bir o kadar da benzemeyen bir zaman dilimi anlatılıyor kitapta.

"Evet, yıllar önceydi. Reyhan Hanım'ın ilk eşi Çınar ile dostlukları ilerlemişti. Bir gün Reyhan Hanımların oturduğu gecekondunun arka bahçesinde küçük yağ, helva tenekelerinde filizlendirilmiş minik fideleri torbalara doldurmuş belediye otobüsüne binmişlerdi. Otobüse kadar yürüdükleri yol yormuştu her ikisini de. Tam otobüste dinlenmeye başlamışlardı ki çevirme olmultu. Askerler didik didik her şeyi arıyorlardı. Torbadakini görünce aşağı indirmişlerdi. tabi sahipierini de. Çınar, askerlerin üstü olan çatık kaşlı esmer komutanla kouşmak istemişti. Komutan tenekelerden rastgele birini alıp yere boşaltmıştı. Gerçekten de fide olduğunu görünce 'Tamam, bırakın gitsinler.' demişti. Çınar yere dökülen toprakla fideyi avuçlayarak tekrar tenekeye doldurmuş ve torbalardan birine koyup torbaları sımsıkı kavramıştı. Komutan büyülenmiş gibi izliyordu. Otobüs tekrar hareket ederken eğilip yerde kalan topraklarda ellerini okşar gibi gezdirdiğini görmüşlerdi. "

"Sanıyor musun ki benim çocuklaırmın aktığı, suladığı topraklar her zaman verimli, bereketli oluyor. Öyle zamanlar oluyor ki acıdan her yerim ağrımasa tamamen kendimin hiçlendiğine inanacağım. Zor olan hem suyun akması için yatak açacaksın hem de sulayacağı yerlerin her zaman sulanmaya uygun olmayacağını anlatacaksın. Yani hem su olacaksın hem de gerektiğinde ıslatmamayı becereceksin. Belki de ıslatamayacağını bileceksin. Çocuklarına da öğreteceksin. Bunu beceren var mı bilmiyorum? Bu anlatılarak da öğretilmiyor. Biz yaşayarak öğrendik, çocuklarımız da yaşayarak öğreniyor. Beni en çok zorlayan bu. Kendi yaşadıklarımın acısına daha kolay katlanıyorum da çocuklarımın yaşayarak öğrenmek zounda olmalarına dayanamıyorum."

Yaşayanlar, biz, nefes alıp verme, yemek yeme, uyuma, barınma, çalışma, sevişme, evlenme, çocuk bakma gibi eylemleri kanıksamış ve artık bazılarının nasıl bir rutinde yapıldığının bile farkında değiliz. Farkında olmadan yaşadığımız pek çok zaman aslında varoluşumuz adına bir kayıp. Dolayısıyla bu farkındasızlık hali içimizi boşaltırken sanki boş bir köpük de boşlukları dolduruyor. Böylece anlamsızlık, değersizlik, amaçsızlık, sevgisizlik, duyarsızlık... Akla ne gelirse ortaya çıkıyor işte.

"Yok olan kendine cenaze töreni bile yapamazsın. Kendinin yasını tutamazsın."

İşte bu nedenle psikoterapi önemli. Eğer ki kendinle uğraşıyorsan, düzeltilmesi gereken şeyler olduğuna inanıyorsan, için içini yiyorsa, yani cenaze törenin varsa kendin tarafından düzenlenen, bir şeyler doğru gidiyor diye düşünmek gerek. Psikoterapi destek amaçlı düzenlenir ama asıl sağaltım kişi sayesinde sağlanır, terapist sayesinde değil.

" Bu beden benim, bu bluz benim, kısacası bu yaşam benim. Ancak ben hükmetmeliyim bunlara. Bu bencillik değil. Kendimi korumanın ta kendisi..."

"Dünyayı güzelliğin kurtarması sadece bir ütopya. Biliyorum iyi insanlar var. Biliyorum iyi olmak güzel. Ama artık birilerinin bilerek ve isteyerek kötü olmayı seçtiklerini de biliyorum. Böyle insanlar dünyayı ele geçirmiş durumdalar. İyiler iyilik yapmakla meşgul olurken güç ve yönetim sahibi olmayı akıllarına bile getirmiyorlar."

Bu kitabı okuduğum için mutluyum. İyi ki görmüşüm. Bazen yüreğe dokunur ve iyi eder insanları kitaplar. Bu da benimkine dokundu.


Pınar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder