29 Şubat 2016 Pazartesi

Kitap: Freud'a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?- Catherine Mathelin / Bir Takım Pedagojik Bilgiler

Gelişim psikolojisi adına bir miktar tekrar yapmış oldum. Bu durum, okul yıllarına geri dönmüş gibi hissettirdi bana. İyi de oldu.

Freud'a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu? şeklinde sitem dolu bir isme sahip bu kitapla ilgili notlarımı yazmak istedim. Geriye dönüp baktığımda kitabın içinden ayıklamaktansa bu şekilde okumak daha kolay olur diye düşünüyorum. Blogger'ın başına bir şey gelmezse elbette...

freuda-ne-yaptik-da-cocuklarimiz-boyle-oldu-ana-babalara-notlar-catherine-mathelin

"Bir çocuğu anlık bir zevkten yoksun bırakmak için kendimizi de o zevkten mahrum edebilmemiz; çocuğumuzun bizi tatmin etmek için değil, aksine bizden ayrılmak, bizi eleştirmek, ve bağımsız yaşamak için var olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ana babasını hiç eleştirmeyen bir çocuk onlara yapışır kalır ve büyüyemez.
     'Başarılı bir eğitim' diyordu Freud, 'ergenlik çağında eleştirilebilen bir eğitimdir.' "  (sf. 39)

" 'Merak etme, canın her şeyi isteyebilir, ben yasak olanı yapmana izin vermemek için buradayım.'
     İşte, bir çocuğun aradığı güvence" (sf. 42)

Burada aklıma R. Ferber'in açıklaması geliyor: Şöyle bir şeydi; "Eğer ki çocuğunuz elini prize sokmak istiyorsa ne kadar ağlarsa ağlasın ona bu istediğini yaptırmayacaksınız..." Çocuğa sonsuz özgürlük vermek ve onu, dünyanın onun etrafında döndüğüne inandırmak da parmağını prize sokmasına izin vermek kadar tehlikeli işte.


"Anneler bebeklerini erkeklerine yeğlediklerinde, erkekler bebeğe karşı düşmanca duygular geliştirir.
     Sigmund Freud şöyle diyordu: 'En mutlu genç çiftlerde bile, baba, çocuğun, özellikle genç oğulun rakibi olduğu duygusunu taşır ve gözde çocuğa düşmanlık duygusu bilinçdışında derin bir şekilde kök salar.' " (sf. 50)

"Bazı anneler oğullarının hiçbir erkeksi davranışta bulunmaması, kendilerini hiç tehlikeye atmaması, güçlerini denememesi için ellerinden geleni yaparlar!... Bu tür annelere Françoise Dolto 'pantolon önü dikicileri' adını vermişti." (sf. 55)

"Ben senin baban değilim, ama evde ne yapılıp ne yapılmayacağına anne ve ben karar veririz, burada yasaları senin koyman söz konusu değil." (sf. 84)

" ...Bu temel kıstastan hareketle, günümüzün yeniden kuırulan ailesi çocuğa yeni deneyimler yaşamak, insani gelişmesine yardımcı olacak sorumlu yetişkinlere rastlamak gibi olanaklar sağlar. Bunun için de, ailenin şu ya da bu üyesinin çıkarları doğrultusunda hizmet vermesini çocuktan istememek gerekir." (sf. 86)

 "Klinik psikoloji bize bir kez daha çocuğun yolunu bulabilmesi açısından, başkalarının keyfi için değil, kendisi içim yaşadığı inancını taşıması gerektiğini öğretiyor." (sf. 87)

"Bir erkeğin karnında bebek taşıma arzusu sadece Freud'un hastası başkan Schreber'e özgü değildir." (sf. 102)

" Çocuklar sergilenir, ağızlarından öpülür, okşanır, büyüklerin yataklarında yatırılır.Çocuklar bundan çok rahatsız olur ve yerlerinin neresi olduğunu bilmezler. Özne olmaya hakları var mıdır, yoksa yalnızca ana babalarının nesnesi konumunda mıdırlar?" (sf. 108)

" 'Davranışları şiddet içeriyor.' diyordu bana Eric'in annesi. 'Bir şeyler yapın da bu bahsi kapatalım.' 
     Aksine, bu bahsi açalım. Çocukları şiddete yönelten ve mutsuz kılan nedir?" (sf. 109)

"Çocukların şakası yoktur, bilesiniz." (sf. 110)

"Ana babaların dramı çocukluklarında çektikleri konusunda kendilerini sorgulamadan, çocuklarına neler çektirdiklerini anlayamayacak olmalarıdır." (sf. 111)

"Sakin ve aklı başında görünen kişilere, hangi türden olursa olsun otorite kullanma fırsatı verildiğinde, bunların aşırı şiddete başvurduklarına ratslanmaz mı? Şu çekingen büro memuru servis şefi olduğunda zorbaya dönüşür. Şu yumuşak ve silik kadın, bir spor arabanın direksiyonuna geçtiğinde en kaba saba insan gibi davranabilir. 
     İnsanlık böyledir. Büroda ezilen ve evde karısı tarafından horlanan kapı komşunuz, köeğine tekmeler atabileceği gibi oğlunu dövmekten de hınç dolu bir haz alacaktır. 
...
     Eğitmek yani "eduquer" sözcüğünün etimolojisini unutmayalım.: Dışarı yönlendirmek... Eğitmek, çocuğa bizden ayrılma, gitme olanağını sağlamaktır. " (sf. 113)

"Aşırı gevşeklik, kötü muamelenin bir şeklidir." (sf. 115)

"Her ergen bilinçdışında ölümle uğraşır. Kendi ölümü, ( bir zamanlar var olan çocuk, artık yoktur), ve artık tapınma nesnesi olmaktan çıkmış, bilginin ve iktidarın temsilcisi olmayan bir babanın ölümü. 'Çocuk ancak yetişkinin cesedini çiğneyerek büyüyebilir' der Winnicott." (sf. 125)

" Çocukların arkadaş ana babalara değil, yol gösteren yetişkinlere ihtiyacı vardır. Ancak büyüklerin bunun için kendi ergenliklerini atlatmış olmaları gerekir." ( sf. 126)

"İstakoz kompleksinden söz ederken Françoise Dolto bunu anlatır. ' İstakozlar kabuk değiştirirken önce eski kabukları düşer ve yenisi çıkana kadar bir süre savunmasız kalırlar.' " (sf. 129)

"Françoise Dolto, danışmaya kabul ettiği çocuklara her zaman şöyle derdi: ' Ben okulda daha iyi çalışman için, evde uslu olman için ya da seni bir hastalıktan kurtarmak için çalışıyorum. Ben, neysen o olman için buradayım.' " ( sf. 136)

Bu notlardan yola çıkarak Françoise Dolto'yu da okuma listeme alıyorum. Ne yazık ki kişinin Türkçe'ye çevrilmiş pek az kitabı var.

Bloglarını ya da kitaplarını okuduğum kişilere bakınca genel olarak şöyle bir şey gözlemliyorum. Kişiler ebeveyn olduktan sonra yeniden kendilerine dönüyorlar, notlarda yazdığı gibi, sanki yeniden doğup, yeniden çocuk olup yeniden büyüyorlar. Bu sefer ruh büyüyor tabii, var olan travmalar yeniden açığa çıkıyor, anılar ete kemiğe bürünüyor, ben asla yapmam denilenler bir de bakmışsın seninle bütünleşen şeyler olmuş.

Sanırım bu nedenle de daha çocuk büyütmeye hazır değilim ben. Kendimle olan derdimi aşıp anlayıp, ondan sonra yeniden başlamam gerekiyor diye düşünüyorum. Geçmişime kendimi hazırlamam lazım. Psikodrama da buna son derece yardımcı oluyor zaten.



19 Şubat 2016 Cuma

28

Genelde doğum günümde hep hüzünlü olurum. Kendimi bildim bileli bu melankolik ruh hali doğum günüme tekabül eden günlerde istisnasız gün boyunca benden ayrılmaz.

Nitekim sabah kalktığımda da aynı şey oldu.

Mufit bebeğimin gırlamaları, eşimin sevgi dolu sözleri... I ıh. Gözlerim dolu ve boğazım düğümlü.

Psikodrama çalışıyorum ya, düşünüyorum neden böyle, bunu yaratan etmenler nedir acaba diye? Vardığım sonuç şu: Kutlamayı haketmeyen bir dünya var ortada, ben neyi kutluyorum? Bu başka birinin doğum gününde ya da başka bir özel günde ortaya çıkmıyor -örneğin yılbaşı- bir tek kendi doğum günümde oluyor. Kendimi kutlamaya değer bulmuyorum sanırım.

Haberler kötü. Dünyanın, ülkenin her bir tarafından yüreğimi acıtan şeyler duyuyorum. Göğsümden boğazıma, oradan da göz pınarlarıma uzanan bir dalgalanma oluyor. Ağlamak çare değil ama. Ama... Türkiye sürekli patlıyor. Gerçek anlamda. Sıra sıra resmen; Ankara, Diyarbakır. Bitmiyor ve herkesi perişan ediyor. Medya bu haberlerle dolu. Sürekli bilgi akışı yenileniyor, ölenler var ardından isim listeleri geliyor. İnsanlar görüşlerini, acılarını ve duygularını paylaşıyor sosyal medyada. Bütün bu haberlerin yanında bir haber daha gördüm bugün, içeriğine bakamadım. Haber şu: "Plajdaki insanların selfie sevdası yüzünden ölen yunus." Oğlum siz salak mısınız? Afedersiniz ama gerizekalı mısınız, moron musunuz? Al, psikolog olarak test yaptım işte, geçerlik güvenirlik aramaya ne hacet; geçemediniz zeka testinden! Vicdan mı demek gerek yoksa?

Bu haber beni daha çok üzdü. Şöyle ki, hayvanlara karşı duyarlılığım insanlara göre olandan daha yüksek, bunu inkar etmiyorum. Ama şimdi bu ayrımı yapmamda başka bir motivasyon var. Terörist diyoruz ya bombaları patlatanlar için, onlara bir kılıf bulup kendimizi onların dışında tutup onlara lanetler okuyoruz ya , onların kötü halini kabul edip onlara karşı savaş kazandığımızda mutlu oluyoruz ya... Yunusun kazanamadığı savaşın karşısındaki teröristler ne olacak peki? Bilinçli, akıllı, iyi çocuk yetiştirmeye çalıştığını iddia eden, kabul gören işlerde çalışan, adli anlamda suç teşkil eden bir olaya karışmayan, yüksek lisans, doktora yapmaya çalışan gerizekalılar olarak sen daha adi bir teröristsin, kusura bakma! Bu duyarsızlık, bu bencillik, bu dış grup yaratma merakı, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık, bu doğanın içine çekinmeden s.çmacılık, bu akıllı telefonlar, bu teknoloji, bu selfie salaklığı... Ne istediniz o güzelim hayvancıktan? Toplam zeka puanınız o hayvanı yeniden yaşadığı cennete göndermeye yetmez miydi acaba? Yolda gördüğünüz bir salyangozu alıp kenara çekmek insanlığınıza ters mi gelirdi acaba?

Merhaba, artık melankolik değil öfke doluyum.

Artık her olumsuz haberi öfke skalasında üç iken beş, beş iken sekiz olarak değerlendiriyorum. Tahammülsüzlük had safhada. Öfkeme yenik düşüp camı pencereyi indirmek ve bu ortamın yaratılmasında etkisi olan herkese lanet olsun diye bağırmak istiyorum. Bu işin içinde ben de varım ne yazık ki, aklımın almadığı pek çok şeyin içinde olmak beni çok ama çok öfkelendiriyor.

Bu yüzden de dünyayı yaşamaya, doğum günümü de kutlamaya değer görmüyorum.
Yunuslar ölmese, belki...
Çok üzgünüm.


www.trofeci.com

17 Şubat 2016 Çarşamba

Entelektüelleşme

Bugün görüşmeye gelecek olan danşanlardan bir tanesi için üniversiteden bri arkadaşıma danışma ihtiyacı hissettim. Vaka karmakarışıktı, adamın antisosyalliği mi var, obsesif kompulsif bozukluğu mu var, hangisi diğerini etkiliyor ya da hangi belirti diğerinden ayırt edilmeli?

Ona anlattım, onun da kafası karıştı. Sonra bana çözüm sunmaya çalıştı, elimizdeki verileri değerlendirdik.

Hasta öyküsünü sordu bana. Ve kilitlendim o anda. Evet, çok fazla kişiden sorumluyum, evet, pek çoğuyla talepler doğrultusunda görüşme yapıyorum. Ama gerçekten sorun olduğunu düşündüğüm kişilerden TAM ANLAMIYLA anamnez almadığımı fark ettim. Ve bunun eksikliğini daha önceden neden hissetmemiştim ben? Beynim boşaldı resmen.

Çalışmakta olduğum iş yerinde kendi istediğim standartları yakalayamıyorum. Devlet dairesinde mümkün olmadığına ikna oldum artık. Fakat... O da benimle aynı standartta olan bir kurumda çalışıyor. Ve bana Rorschach yaparak belirtileri değerlendirdiğini söyledi. Ben dışarıdan aldığım eğitimin kaymağını neden burada yiyemiyorum o zaman? Neden kendimi bu kadar engelliyorum, anlamadım.

Kendimi mesleki anlamda çok boşladığımı düşünüyorum. Akademik anlamda okumam gereken bir dolu kitap listesi varken ve bu kitapların çoğunluğuna sahipken neden okumadığımı AN-LA-YA-MI-YO-RUM.

Bu demek değil ki hiçbir şey okumuyorum. Okuyorum aslında bütün gün. Çocuk gelişimi, ebeveynlik becerileri,  doğum hamilelik. Yani kendim için bir sonraki aşama. Sanırım çalışmakta olduğum yerde kendim için bir fayda alamadığımı düşünüyor olmam benim işime değil kendime odaklanmama neden oluyor. Son bir ayda gebelik, doğum, annelik babalık meseleleriyle ilgili inanılmaz bilgi edindim. Bundan dolayı da son derece memnunum. Ama ya işim? Ya görüşmelerim? Ya görüşmelerimin içeriği? Yapmam gereken her şeyi yapıyorum, fakat kendime yetemiyorum.

Bu aslında dünün yazısıydı. Dün arkadaşımla vakayı tartıştıktan sonra ben harekete geçip hemen klinik görüşme tekniklerini elden geçirdim. Kendime hatırlatmalar yaptım, bir kısmını zaten yaptığımı, elimdeki taramalardan çoğu bilgiyi edindiğimi fark ettim. Sonra kendime yeni bir dosya oluşturup sistemli şekilde anamnez kayıtları almaya karar verdim. Bugün teknik nedenlerden ötürü başlayamadım - çünkü sabah bir hışımla evden çıktık çünkü 10 dakika sadece 10 dakika kendime vakit ayırıp bir değişiklik yapar saçımı başımı toplar evde makyaj yaparım bu sefer diye düşünürken eşim yukarıdan höykürdü: "Gömleğim bitmeeeeeeeşşşş!" Halbuki ben evrenden sadece 10 dakika istemiştim. Sonra gömlek ütüledim, sonra çantamı toparladım, evden cıkma saatimiz geçmişti ve apar topar evden çıkmıştık ve ben canım oğlumun mamasını vermeyi unuttuğumu fark ettim. Anımsadığımda çok geçti, geri dönemezdim malesef göz yummak zorunda kaldım. Ve bütün gün sabahın dağınıklığını ve telaşını üzerimde taşıdım. Plan yapacak gücü bulamadım, çünkü sabahtan sektirmiştim. Bu da böyle işte, böyle de cezalandırıyorum kendimi. Kötü, değil mi?

 Üstteki anektodla yazımın içeriğini baltalamış olsam da bu dünyada bazı insanlar var ki mizaç mı, yetiştiriliş mi, bilinçli tercih mi bilemiyorum, ne yapıyorlarsa "Vay be!" dedirtiyorlar bana. Bu görüştüğüm arkadaşım da onlardan birisi işte. Entelektüel yaşamına hayran kaldığım, kültürlenme eylemini bana göre hakkıyla yerine getiren sinemalar, bağımsız filmler, alternatif müzikler, tiyatrolar vb. aktiviteleri takip eden, üşenmeyen...

Off, neyse. O da benim kadar güzel cheesecake yapamıyordur. Değil mi ama?
Google görseller sorgusu: Entelektüelleşme. Şahsen başarılı buldum:)

11 Şubat 2016 Perşembe

Nedir bu 20'lik çilesi?

Neredeyse otuzum değil mi?

Ne peki bu yirmilik derdi diye ağlanıyordum ki zaten bu derdi çekenlerin neredeyse hiçbiri bu ağrıyı yirmi yaş dolaylarında çekmemişler.

Benim dört dişim de çıkmış durumda. Dişlerimi yamultuyor diye bir tanesini neredeyse bi beş altı sene önce çektirmiştim. Kulakları çınlasın sülalemizin diş doktoru olan Kaya Amca (Kaya Özdemir) elinin hafifliği, sesinin naifliğiyle sessiz, sakin, gürültüsüz bir şekilde alıvermişti dişi. Sonrasında da hiç sıkıntı yaşatmadılar bana sağolsunlar.

Ama hayatıma biraz çekidüzen vereyim dedim ya, sol alt dişim büyüme atağına geçti.
"Al bakalım allll, doğum günü hediyesi!"
google görseller


Ben böyle bir ağrı bilmiyorum. Ben ki şu anda okuduğum şeylerin de gazıyla "Doğal doğum da yabcaaam, epidural de almıcaaaam, dayanıcam, dayanıcam." diyerek eşimi de gaza getirmeye çalışıyorum. Ama bu diş -Adını Feriha koydum, evet!- bu diş beni tuş etti. Sevgili dişimiz nam-ı diğer Feriha'mız, dün hayatıma girerek bir kaç gün daha yanımda seyredeceğini bana garantiledi.

Dişimi çektirmek istemiyorum. Bir fayda beklediğimden değil, ama sağlam bir dişi boşuboşuna çektirmek işime gelmiyor. Gerçi okuduğum kadarıyla arızalı bir azı dişin yerine de konabiliyormuş ilerleyen zamanlarda. Dur bakalım.

Kafam da bin-beş-yüz! Arada bir bulutların üzerindeymiş gibi bir hal alıyorum, başım dönüyor. Kafamı koltuğa koydum beş dakika içinde rüya gördüm. Uykusuz değilim ama yordu meret.

 Sabahtan beri iki tane ağrı kesici aldım, sağolsun birincisi etki etti ama ikincisi için aynı performansı gösterdiğini söyleyemeyeceğim. Bir de Andorex. O da 10-15 dakikalığına uyuşturuyor, sonra aynı zonklama geri geliyor tabii ki. Akşama Apranax denemek zorundayım, yoksa dayanamayacağım.

Ah Feriha ah! Ne biçim de sarstın beni!

Tanıştırayım, Feriha. (google görseller)

10 Şubat 2016 Çarşamba

Yaz değil alla'sen, bu ne reçeli?

Atmaya gönlüm elvermedi çünkü. Limonun en bol olduğu dönemdeyiz, e bir de yediveren limonların bereketi malum. Kalın kabukları mis gibi limonata yapmak için çok elverişli, aslında niyetim sadece limonata yapmaktı. Kalanı da çöpü boylayacaktı.

Limonlarımı rendeledim, sularını sıktım, şekerledim beklettim. Tezgahın üstünde ikiye bölünmüş halde bir sürü atık limon bana baktı. Neden atıyoruz konusu benim için çok hem de çok sıkıntılı bir konu. Yediğim sebze meyvenin kabuklarını soyduğumda onları çöpe atmak istemiyorum. Kompost yapmak en güzel çözüm, ama onun icin de düzenek yok elimde.

Ne yapsam ne yapsam derken internette limon reçeli nasıl yapılıyormuş bir araştırayım bari dedim. Bir sürü karışık prosedür uygulanması gerektiğini söyleyenler de vardı, küçük bir işlem sonrasında reçeliniz hazır, diyen de. Kapattım interneti, boşver dedim. Hatta ilk başta kendimi durdurup ya bir şeye benzemezse kullanacağım şekere yazık olur diye düşündüm.


Sonra yine vazgeçtim. Güzel bir şey de çıkabilirdi sonuçta. Başladım kendi kafama göre reçel yapmaya. Neydi; reçel yapacağın şeye ve şekere ihtiyaç vardı. O kadar.


Limonların dış kabuğu rendelenmiş olarak kalan kısımlarını küçük küçük doğradım. Sonra onları üç beş su değiştirerek yumuşamaları için kaynattım. Yumuşaklığı beni tatmin edince üzerine göz kararı şeker ekledim, biraz da su, yine kaynatmaya başladım. Suyunu biraz fazla koymuş olacağım ki bir türlü ağdalaşmış kıvama gelmedi. Tadına baktım. Az daha şeker gerekiyordu. Şeker ekledim, bu durum ona istediğim kıvama gelmesi için yardımcı oldu. Tadına baktım, hoşuma gitti. İyi ki yapmışım dedim kendi kendime. Bundan sonra da yapmaya devam edeceğim.


Reçeli kavanoza doldurduktan sonra daha uzun dayanabilmesi için kayınvalidemin tavsiyesiyle üzerine eritilmiş tereyağı döktüm. Reçelin hava alması bu sayede önlenmiş olacak. Ama yine de terayağının bozulma durumu da göz önüne alınmalı ve çok da uzun süre bekletmeye güvenmemeli diye düşünüyorum.

Limonlardan kalan birkaç parca daha vardı. Onları da atmaya kıyamadım. Bir kısmını çaydanlığın içine koydum üstüne su ekledim. Kaynattım. Porçöz gibi bir zararlıya ya da limon tuzu gibi bir madde kullanmadan çaydanlığın dibinde kalan kireçleri temizledim. Bir kısmını da evdeki bilimum metal eşyaların üzerine sürterek onları parlatmada kullandım. Elimde son kalan bir iki parçayı da toprağın dibine gömdüm, gübre olur diye umarak. Uyduruktan kompost işte.


Nitekim pazar günü atık konusunda son derece karlı çıktım ben. Limon limon olalı böyle değerlendirilmemişti herhalde.


Ya da değerlendirilmiş miydi acaba? Eskilerden günümüze biz mi unuttuk acaba "HER ŞEY" in kıymetini?


4 Şubat 2016 Perşembe

Proje derken?

Şöyle ki;
Hayatım farklı bir döneme evrilmiş durumda. Yeni kurmaya çalıştığım devamlı olacak ilişkiler var, kuramadıklarım var, kurma noktasında zorlandıklarım var. 
Geçindirmekle mükellef olduğum bir evim, sorumlu olduğum bir kocam var.
Bir de bunların ötesinde ben ve yapmak istediklerim var.
Ve farkına vardığım kadarıyla, belki de psikodramada kendimi hallaç pamuğu gibi atmamın etkisiyle yapmak şstediklerim birbirine girmiş durumda.
Ayın 19'unda doğum günüm var. Dün de bahsettiğim üzere 28 yaşımı dolduracağım.
Şimdiye dek amaçlarım doğrultusunda fakat sistemler nedeniyle istesem de istemesem de dolduruldu hayatım. Ve diyorum ki, şimdi doldurma sırası bende.

Bu doldurma işlemini akışına bırakıp yapmaya kalktığımda kendimde şöyle bir düzen sezdim.
06.30- Kalkış
07.00- Kahvaltı hazırlama
07.20- Kahvaltıya oturma
07.40- İşe geç kaldık diye serzenişler
07.55- Evden çıkış
08.10- İşe geliş
.
.
.
17.00- Mesai bitimi
17.15- Eve dönüş yolculuğu
17.40- Eve geliş
18.00- Akşam yemeği hazırlama
18.30- Akşam yemeği
19.30- Mutfak toplamaya çalışma
20.30- Tv
22.30-23.00- Yatmaya geç kaldıııımm hayıflanmaları
23.30-00.00- Yatış

Ve ertesi gün yeniden aynı işlem.
Ve yeniden...
Ve bu çok sıkıcı.

Bu doğrultuda öncelikli ihtiyacım bir düzen oluşturmak öncelikli ihtiyacım beni mutlu eden bir düzen oluşturmak. Bunu oluşturmak için de şöyle bir şey fark ettim. Ne kadar az eşyan varsa o kadar kolay derlenip toplanılabiliniyor ve geri kalan zamanda da daha az yorgunluk ve daha "kaliteli zaman" geçirilmesi olanaklı oluyor.

Yani, projelerden bir tanesi ki benim ve eşimin ruh sağlığını muasır medeniyetler seviyesinde tutabilmek için: "DÜZENLİ EV PROJESİ".

Adını koyduktan sonra bununla ilgili alt başlıklara ve yapacaklarıma/ yapabileceklerime odaklanabilirim artık. Bununla ilgili dikkate almam gereken ve aklımı kaybetmemek için yapacağım en önemli şey gerçekçi olmak. Bir ara cleanmama web sayfasına takılıp temizlik takıntısı oluşturmaya çalışmıştım kendime. (Ama danışanlar olunca da onların obsesif kompulsif davranışlarını norm dışı olarak değerlendirip psikoeğitimsel çalışmalar yapıyorum, o ayrı.) Ama şimdi evde hediyelerle ve açılmamış paketlerle birlikte gelen 765274523944 takım nevresim, 12367391 tane tabak,çanak bilimum mutfak eşyası, 7846834587823821372 tane eşime ve bana ait atmaya kıyamadığımız yayıntı olunca bu kadar eşyayla birlikte sen o evin parkelerini zor görürsün hatun, dedim kendime.

-Hmm, demek ki bu işe eşya azaltmakla başlamam gerekiyor. Madde.1-

Pekala, 19 şubata kadar acaba "DÜZENLİ EV PROJESİ" ni başlatabilir miyim?
Ne dersin bu işe, Pınar Hanım?

Ev düzenleme projeme kendince "Nah çıkartan!" Hermittin.
Bazı kediler de aileye hiç destek olmuyor!