26 Mayıs 2016 Perşembe

İstanbul'un fethini kutlamak ne kafası?





Meğer, çook uzun zamandır yapılan bir şeymiş. İyi de... Hadi İstanbu'u geçtim de... Aydın'da bunu kutlamak nedir ki? Üstelik bir devlet dairesinde sosyal etkinlik olarak yaptırılıyor.



O zaman tüm Türkiye'de de İzmir'in kurtuluşu kutlansın, 9 eylül güzel bir gün. Yani.



 Sanırım bu kafayı, bu inancı, bu ezikliği, bu saplanmışlığı asla anlayamayacağım.

* Fotoğraflar Google görsellerden temin edilmiştir. 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kendine not: Bağlantılar Önemlidir






 


 Şu karikatürden o kadar hoşlanmıyorum ki...

Hani insanlar derler ya, "Anne olunca anlarsın."
Ben görüyor ve arttırıyorum, "Evlenince anlarsın." 

Tam zamanlı bir işte çalışıp da evin "sakin" kalabilmesini sağlamak inanılmaz zor.

Bu sebeple çocuk sahibi olma konusunda inanılmaz çekincelerle dolu zihnim. Evlilik aşaması geçtikten sonra aslında kendimi hazırlamaya başlamıştım. Okumalarım değişti, yeniden çocuk gelişimi kitaplarımı açtım, ama bebek başka, bebek bilinmez bir konu. Bence her ne kadar bebeklerle çalışan kişiler için dahi olsa; yeni bir canlının hayata adapte olma süreci her seferinde sancılı, ve bu sancıyı en çok kim çekiyor, bilelim bakalım?

Eeeeveeett, doğru tahmin, kadın.

Bu sebeple bu fotoğrafa bakıp bakıp, ben kendime neden bunu edeyim diye düşünmüyor değilim.
Belki de ben abartıyorum, bilemiyorum.

Çünkü işin bir de şu boyutu var. Ve ben son derece ciddiye alıyorum.

Dün akşam eve dönerken, eşim yurtdışında olduğu için pazara uğradım, ardından da elim kolum dolu diye yürümeyeyim, dolmuşa bineyim dedim. Dolmuşun en arka kısmında, kucağında daha belki henüz bir yaşını doldurmuş bir bebeği kucağında olan bir kadın gördüm, bebeğin kucağında da bir paket cips.

Beynimin kaynadığını hissettim, halbuki banane değil mi... İşte keşke banane olmasa. Toplum polisi gibi ağzımı açıp da car car bağırasım geldi kadına, kadın da benim yaşlarımda biriydi, "Bu yaştaki bebenin elinde bu cips paketinin ne işi var, sen ne yedirdiğinin farkında mısın be yavrucum?" diye.Yanında oturan teyze de "Mama mı yiyorsun?" diyerek çocuğu sevmeye çalışıyordu. Mama değil o teyzeciğim, ah, biz neden böyleyiz ki, neden, neden?

Şimdi, herkes kendi çocuğunu kendi dilediği gibi yetiştirir, istediğini yedirir, istediğini içirir. Ama birincisi yazık değil mi? Yediğimiz domatesin, çileğin ilaçsızını, hormonsuzunu bulmanın derdine düşmüşken  insan bunu bebeğine nasıl yapar? Bir ikincisi de bu durum benim çocuğum olduğunda çevredeki bilgisiz, bilinçsiz insanların "Aman canım yesin ne olacak." cümlesiyle mücadele etmeme sebep olacak. Çünkü neden? Çünkü biz bu topraklarda sadece yaşıyoruz. Düşünmeden, katkı vermeden, ne yaparsam daha iyi olur diye düşünmeden, laf yerindeyse hunharca bu toprakları harcıyoruz. Sonrasında da bir yaşındaki bebenin yediği cipsten ne olacak ki diye düşünüyoruz. Sonra da kloraklara batırdığı temiz zannettiği bezlerle evini temizlediğini sanarken dünyayı kirleten insanlarla yaşamak zorunda kalıyoruz.

Kızıyorum. Ben bu durumları kabul edemmiyorum.






11 Mayıs 2016 Çarşamba

Ne alıyoruz, ne harcıyoruz?

Uzun zamandır kendime, çevreme, doğaya, hayvanlara zarar verebileceğini düşündüğüm bir şey varsa onu satın almamaya çalışıyorum.

Ekonomik sebeplerle değil. Yani kemer sıkmaktan bahsetmiyorum.
Gerekmediği için almıyorum. Yani... Almamaya çalışıyorum.

Dolabıma giysilerimi sığdıramayıp bir de üstine "Giyecek bir şeyim yok." diye ağlanmamın dışarıdan bakıldığında ne kadar saçma olduğunu görebildiğimden beri yapıyoeum bunu. Evet, dışarıda bir sürü güzel giysi var, moda değişiyor, hele şimdi yaz geliyor, elbiseler cıvıl cıvıl. Almıyorum. Almayacağım. Çok var. Kırmızı güllüsü yoksa sarı lalelisi var. Yetmez mi?

Mutfak eşyası... Dolaplarıma sığdıramadığım kadar çok tabak çanak sahibiyim. Gözüm doyuyor mu? Doymuyordu, ama yeter dedim.

Artık eve hediye gelen nevresim takımlarını beğensem de paketlerini açmıyorum. Sonra depolama ihtiyacımı gideremediğim için daha da çok eşyaya ihtiyaç duyuyorum. Hediyelikleri başkalarına hediyelik götürebilmek için özenle saklıyorum.

Temizlik malzemelerinin cazibesine kendimi kaptırıp da evin içini türlü çeşitli kimyasal parfümler içeren deterjanlar, oda kokularıyla doldurmuyorum. Klorak konusunda bir aşama kaydedemedim, ne yazık ki bazı konularda onun yerine sirke ve karbonat kullanmak işe yaramıyor. Bu konuda üzgünüm gerçekten.

Kitap satın alma konusunda cömertim. Fazlalıkları ihtiyaç duyanlara veriyorum.

Tohum meselesi var bir de. Beni bu yazıyı yazmaya iten...
İki sene önce agaclar.net isimli internet sitesinden edindiğim tohumlarla bir sevdaya kapıldım. Türlü çeşitli, hiçbiri hibrit olmayan bir sürü tohum edindim. Ne yazık ki o dönemde eşim görev nedeniyle bir yıl kadar yanımda değildi. Ben de bahçe ile ilgilenemediğim için tohumlarımı balkonumda besledim, büyüttüm. Bahçe gibi verimli olmadı, elbette. Sonra o bahçeyi satalım da daha büyük bir yer alalım dedik. Satılır da güzelim tohumlarım giderse diye bu sene de el atamadım bu işlere. Gelgelelim bir süre verdim eşime. Yaz bitimine dek eğer satamazsak bahçemizi tohumlarımı değerlendirmeye başlayacağım.

Ne alıyoruz dedik ya, toprak aalım işte. Gelecekte dünyada gıda savaşları yapılacağını düşünürsek bir avuş toprak dahi karnımızı doyuracak belki de. Toprak alalım, tohum alalım.